Uçucu Kül

Gölge Konuşuyor:

Birkaç yüzyıldır tüm ulus-devletler kalkınmak için yarış halindeler. Tüm ülkeler ve tüm rejimler kalkınmanın iyi bir şey olduğu konusunda ikna olmuş ve hemfikirler, bunu vatandaşlarına da benimsetmişlerdi. Ta ki insanoğlu çevre felaketini fark edene kadar bu böyleydi. Kalkınma hamlelerinin üstünde artık şüphe bulutlar dolaşmaya başladı. Birileri sanki, hey ağır ol, der gibi insanlığı uyardı. Hadi neyse kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı kesermiş de sosyalistim diyenlerin bu konuda bir vizyonu olmaz mı? Gezegeni kirletmek, doğal bitki örtüsünü yok etmek, kimi canlı türlerinin neslini tüketmek, ozon tabakasını delmek. Tüm bunlar insanın kendi eliyle yaşadığı gezegene verdiği zarar. İşte Doğu Almanlar da bizim de çorbada tuzumuz olsun demiş bu felakete katkıda bulunmuşlar.

Aslında roman bir termik santralın çevreye verdiği zararı ve  bir muhabirin konu ile ilgili sansürü ortadan kaldırma çabalarını anlatıyor diyebilirdik, ama demiyoruz. Çünkü roman daha ziyade muhabir Josefa Nadler’in mesele ile ilgili olsun ya da olmasın sıkıntılı ruh halini anlatıyor. Sadece Josefa’da değil diğer tüm karakterler de endişeli ruh hallerine sahipler. Esasında Josefa’nın ciddi bir çaba gösterdiğini söyleyemeyiz. Ama bu durum sanki Josefa’ya sistem eleştirisi yapmak için fırsat veriyor.  Romanla ilgili belki de aklımda en çok kalacak şey sıkıntılı, gergin yüz ifadeleri olacak. Josefa boşanmış ve bir de çocuğu var. Ama hiçbir şekilde roman onun bu hayatına odaklanmıyor. İlk bölümleri Josefa zaten kendisi anlatıyor ama burada da Naziler tarafından bir tarla içinde yakılan büyükbabadan bahsediliyor daha çok. Bu arada kaçırdım mı bilmiyorum bu Josefa’nın niye hikayesini anlatmayı bıraktığını. Daha önce de Daniel Pennac’ın Küçük Yazı Satıcısı adlı romanında bu şekilde romanı tekrardan üçüncü kişi anlatmaya başladı ama orada romanın anlatıcısı ölmüştü.

Josefa’nın rahatladığı iki durum var. Bir tanesi seksen sayfa bekleyip uçmaya başlaması, diğeri de Christian ile sevişmesi. Sanırım burada uçmak bir metafor. Kendini rüzgara akıntıya bırak, etliye sütlüye karışmanın başka türlü ifadesi bu. Savrulma bu düzende yapılabilecek en iyi şey.

Hakkını veriyor sevişmenin. ( İyi sevişiyor demiyorum burada yanlış anlaşılmasın, sadece Josefa bu anların kendisine iyi geldiğini her fırsatta söylemesinden dolayı…)   Kendini en iyi hissettiği, düşüncelerinin net bir berraklaştığı an olarak Josefa, Christian ile yaşadığı geceyi gösteriyor. Ona katılmamak mümkün değil. Onun arsızlığını roman boyunca gördük çünkü. Keşke daha fazla sevişseydi. Bu sevişmenin faydaları bahsini bırakıp şimdi Josefa’nın sistem eleştirisine tekrar gelelim.

Animal Triste’deydi galiba, Monika Maron Doğu Avrupalı sosyalistlere haydut dediği romanı. Bu romanda diyemiyor, çünkü roman Maron’un Doğu Alman  vatandaşı olduğu dönemlerde yazılmış. İroni var burada. Diğer Maron romanlarındaki gibi yine bazı özel tespitler bu romanda da var. Özellikle erkeklere yapılan eleştiriler konusunda. Yüz yetmiş beşinci ve yüz yetmiş sekizinci sayfalar arasındaki nutuk bir feminist manifesto gibiydi. Mesela kadınların gençliklerini çabuk yitirmelerine karşı erkeklerin de cinsel gücünde eksilme olduğunu hatırlatmakta. Tabi yoldaşlarının bacısı olması da ayrı bir dert. Bu romanın ayrıca Türkçedeki diğer iki Maron romanının bir tık aşağısında olduğunu düşündüğümü söylemeliyim bu arada.

Hani demişti Frederick Jameson üçüncü romanının alegorik olduğu. İkinci dünyanın da romanı galiba alegorik özellikler taşıyormuş. Gerçi artık ikinci dünya yok ama romanları halen var. En azından eleştirel ya da muhalif yazarların eserleri böyle. Mesela aklıma hemen Andrey Platonov’un Can ve Çukur adlı iki romanı geliyor.