Bahar Karları : Bereket Denizi 1

Gölge Konuşuyor: 

Mişima okuyorsanız kusur, hata, çelişki aramaktansa yaptığı her şeyi anlamlandırmaya çalışırsınız. Şimdi bir yerde, bu neydi, diye hoşnutsuzluğunuzu belirtme yerine, bunu neden yaptı acaba, diye sorarsınız. O ana kadar seyrinde giden bir şey vardır, tedrici bir şekilde gerçekleşen, sürprizle kesilmezse. İşte Mişima söz konusu olduğu için buna saçmalık diyemiyorsunuz. Gerçi Aristoteles’ten beri vardır bu tür dönüşlerin (baht dönüşü, peripetea) ama Mişima olunca yadırgıyor insan biraz. Çünkü çok uzun süre, sayfalarca aynı seyirde ilerleyen bir metin okuyorsunuz, dönüşümün de birden değil tedrici bir şekilde olmasını beklemiyorsunuz, bu ölüm bile olsa.

Mişima’nın romanlarında hep bir uyanış, hep bir aydınlanış beklendiği için baş kişilerinin yaşının küçük olmasını da yadırgamıyorsunuz. Yetişkin biri işleniyor olsa bile, Mişima geçmişine gider; gençliğine, hatta çocukluğuna. Daha çok çırak gibidir bu karakterler. Ama Soseki’deki gibi ustalar pek olmaz. Bu bakımdan Mişima’nın romanları bildungsroman gibi olmaz hiçbir zaman. Hayat onlara ne öğretirse, öğretebildiği kadar, genel olarak bir uyumsuzlukları vardır. Bahar karları gibi uyumsuz.

Bu romanın baş kişisi Kiyoaki henüz on dokuz yaşındadır. Ona yardımcı olan insanlar vardır, bir hizmetkar olan Tadeşina, bir öğretmen İimuna, bir arkadaş Honda, bir sevgili Satoko. Honda bir yerde ona acı gerçeği söylüyordu. Algılanan ve yorumlanan dünya ile gerçek dünya arasında her zaman bir fark olabileceğini.

Varoluşsal durumunun etkisi olabilir ruh haline ama bence tam böyle değil, o durumda toplumun değer yargılarına uyum sağlama konusunda daha çok çaba sarf ederdi. Ama mesele daha çok önceki okumalarımızda sözünü ettiğimiz zamanın ruhuyla daha çok ilişkili.

Japon modernleşmesi de kuşkusuz bizimkisi gibi sancılı olmuş. Gelenekle birlikte yürümesi bugüne özgü bir durum. Hikayenin cereyan ettiği 1910 yılında pek böyle değil. Geleneğe karşı büyük tepki var çünkü. Bizim modernleşmenin taklide dayalı olmasından dolayı hastalıklı olduğu söylenir. Ama Japon modernleşmesi batı aristokrasisini de kaynaştırmaya çalıştığı için problem daha büyük. Mişima ciddi bir adamdır, ağır bir adamdır, meseleleri sulandırmaz ama bu yolda gerçeklikten, gerçekliğin mizahi tarafını da görmezlikten gelmez. Bu anlamda İtalo Calvino’nun “atalarımız” deyip dalga geçtiği ünvanların Japon modernleşmesinin sınıfsal ya da kast sisteminin temelini oluşturması tuhaf. O marki-markiz, baron-barones, kont-kontes gibi ünvanlar ve eğreti kimlikler işi gülünç hale getiriyor.

Bu bağlamda bir hukukçunun oğlu olan Honda’nın, aristokrat çocuğu olan Kiyoaki’ye göre zamanı yakalaması normal. İşin nasıl arapsaçına döndüğünü gören Honda çok önce karar vermişti arkadaşına yardım etmeye. Geç de olsa anlamıştı arkadaşının bu cendereden çıkamayacağını. Satoko ile olanda ise statü ve sınıfsal konum değil varoluşsal nedenler etkiliydi. Böyle görünse de sistemin devamının bir temsili olan baba figürünü düşününce meselenin köklerinin daha derinde olduğu anlaşılabilir…