Rüzgarlı Camlar

Gölge Konuşuyor:

Serkan Türk’ün bir başka öykü kitabı Tanrının Yalnız Kırları’nı büyük bir keyifle okumuştum daha önce. Yazarın bu okuduğum ikinci kitabı. Mayasında şairlik olduğu için Türk’ün öykülerinin imgesel olması normal. Okunmayı zorlaştırsa da bu durum kendinizi şiir okuyor pozisyonunda kabul etmeniz durumunda öykülere adapte olmanız zor olmayacak. Evet buradaki öyküler yazarın önceden okuduğum kitabındaki öykülere daha imgesel ama burada da başka türlü bir okuma yapıyorsunuz. Tüm öyküler akraba olsa da bu kitapta, kimi öyküler yakın akraba. Akrabalık derecesine göre sınıflandırılmış öyküler kitapta. Üç başlık var: Camlar, Rüzgarlar, Bulutlar.

Camlar’dan başlayalım. Uzaklık, mesafe, ayrı kalmak, yalnızlık. Serkan Türk’ün Uzak Yaz ve Tanrının Yalnız Kırları adlı kitaplarının olduğunu düşündüğümüzde onun öykülerinin belirli temalar etrafında döndüğünü söyleyebiliriz. Tabi bu mesafe, bu uzaklık hem zamanda hem de uzamda var olan bir şey. Uzak geçmiş, ilk öyküde yalıdaki  elli yıl önceki cümbüşünün yerine artık derin bir sessizliğin alması tuhaf gerçekten şehrin gürültüsüne rağmen. Proust gibi camdan dışarıyı seyreden karakterin bilinç akışı sayesinde hikayeye vakıf oluyoruz. Ama hatırlamak, özlemek hep öyle huşu içinde, coşkuyla gerçekleşen bir süreç değil, kimi zaman acıtıcı da olabiliyor….

Issız sokaklar çiziyorum. Yarını çiziyorum.” diyordu Sanki Yarın Issızlık adlı öykünün manzara ressamı. Hayallere, düşlere dalarken birçok kişinin yaptığı gibi uzaklara bakıyor. Ama hayallerin de bir sınırı var. Tepelerle ve ufuk çizgisiyle belirlenen sınır. Bu sadece son dönem Türk öykücülüğünün başat teması olan nostalji ile sınırlanmıyor zaman, gelecekte de bir kerteriz noktası belirlenmeye çalışılıyor. Sadece geçmişle sınırlamak zamanı ölüme hoş geldin demek. “Hayır. Ölmek istemiyorum. Balkona bu kadar saksı çiçeği getirdikten sonra yaşamalıyım. Hem yeni bir mahalleye taşınalı ne kadar oldu ki. Başka resimler yapacağım duvarlarınız için. İyi ki doğdun, diyecek birileri. Başka biri durdurabilecek kadınları o sokakta… Uzaklardan bir telefon gelecek; yan komşu gece yarısı çağıracak hiç konuşmadığımız halde…”

Ayrılmak neredeyse her öyküde gerçekleşen bir eylem. Trenler ise sadece kişileri bir yerden alıp başka bir yere götüren vasıtalar değil, ayrılığın, uzaklaşmanın simgesel bir temsili olarak da boy gösteriyorlar. Uzamdaki bu hareket sadece yatay gerçekleşmiyor, dikey bir yolculuk da mümkün. Bana Kafka’nın Yuva adlı öyküsünü hatırlatan Köstebek adlı öyküdeki köstebeğin hikayesi ile ekmek kavgasındaki madencilerin hikayesiyle kesişmesi sürpriz olmasa gerek. Köstebekçe bir bakış ya da kapital merkezli bir dünyaya bir kuşbakışı var.

Rüzgarlar’da sürekli akış vardır. Sadece bilinç akışı yoktur. Her şey akıyordur burada. Trenler de, sular da rüzgarlar da. Akış o kadar serttir ki duvarlar hep tehdit altındadır. Her şey değiştiği, her şeyin aktığı bu satırlarda Herakleitos’a selam duruluyor. Ve Bulutlar ile nihayetleniyor yolculuk. Çözülmeler veyahut sonun başlangıcı…..