Rüyası Bölünenler

Gölge Konuşuyor:

Bin dokuz yüz kırklarda, İtalyan yeni gerçekçi sinemacılara neden bu kadar acılı şeyler yaptıklarını sormuşlar. Oysa ki, insanlar sinemaya iyi zaman geçirmek için gidiyor demişler. Sinemacılar da ne yapalım bu bizim gerçekliğimiz bunlar yaşanırken bunları anlatacağız demişler. Bu soru aslında bir edebiyatçıya sorulacak bir soru değil. Edebiyatın çünkü sinema gibi insanları eğlendrme iddiası yoktur. Eğlendirmek, iyi hissettirmek gibi ölçütleri de yoktur…  Sorulsa bile Yavuz Ekinci’ye sorulmaması gerekir. Çünkü o, Sophokles’in işini yapıyor. Edebiyatın uzun tarihine baktığımızda trajedi en prestijli tür. Bu sebebten Aristoteles trajediyi edebi sanatların en zirrvesine yerleştirmiştir. Ünlü poetikasını trajedileri referans gösterip yazmıştır.rüyası 001

Çağdaş bir ozan olan Yavuz Ekinci de yaşadığı coğrafyanın Homeros’u Sophokles’i konumunda. Hangi cenahta olursa olsun tarih yazıcısı, süreci onun kadar gerçekçi yansıtmayacaktır. Sadece romanın mekanı Batman değil, bütün Kürdistan coğrafyasını saran malum ateş varken başka şeyler yazmak hıyanet içinde olmaktır biraz. (ağır mı konuştum acaba?)

Acı ve ona eşlik eden korkuyu romanın anlatıcısı, aynı zamanda romanın isimsiz kahramanı iliklerine kadar duyuyor. Aynı zamanda onun için onur mücadelesi olan şeyler var. Bittabi sorumlu hissetiği şeyler. Tüm bunlar romanın çerçevesini belirliyor.

Kahramanımızın kardeşi dağa çıkmış, öncesinde birçok arkadaşı, tanıdığı da aynı şeyi yapmışlar. Dağa çıkmamak sanki biraz da onursuzlukmuş gibi düşünüyor kahramanımız, çevresinde bu kadar kişi dağa çıkınca. Ama kardeşinin çıkması hikayeyi çetrefilleştiriyor işte. Babası onu sorumlu tutuyor. Aslında hikaye yarı yarıya da babanın. Onun giden kardeşe özlemi, giden kardeşe sevgisi o kadar yakıcı ki, kahramanımız bütün tehlikeleri göze alarak kardeşini aramaya çıkıyor. Zor gerçekten dağdakilerin sizi nasıl karşılayacağında emin değilsiniz. Size şüpheyle bakabilirler, casus muamelesi yapabilirler. Devletin bölge sınırları içinde yaptığı çevirmeleri onlar da ülke sınırlarının dışında yapıyor çünkü.

Dağa çıkmış bir ferdinin olması aileyi kimilerinin düşündüğü gibi utanç içinde değil kaygı içinde bırakıyor. Bu büyük biraderin gözlerini bir projeksiyon gibi çevirmesi demek. Dayak da yiyebilirsiniz, uzun süreli kovuşturmalar da yaşayabilirsiniz. Romandaki söz konusu aile bunların tamamını yaşıyor ama en zoru onlar için giden kardeşin durmudur. Ona duyulan özlem ve onun için kaygılı bekleyiş. Var mıdır bilmiyorum giden evlatlarının hıyanet içinde olduğunu düşünen, ben duymadım.

Hikayenin yarısı babanın dedik ya. Babanın durumu ister istemez sizi yaraladığı için böyle düşünüyorsunuz. Anneninkisi de öyle, onun rolü az ama. Baba dağ taş oğlunu rıyor, diğer zamanlarda da oğlunun tanıdıkları ile görüşüp iz sürmeye çalışıyor. Bu beyhude çabaların farkında herkes ama kimse onu yolundan alıkkoymaya cesaret edemiyor. İster istemez bu durum hikayeyi bir Habil-Kabil meselesi haline getiriliyor. Özellikle romanın son bölümünde kahramanımız alev alıyor konu ile ilgili.

Rüyası Bölünenler siyasi bir roman değil, bir şeylerin eleştirisini de yapmıyor, sadece bölge gerçekliğini anlatıyor tüm çıplaklığıyla. Ve bu hikaye başka türlü anlatılamazdı, otosansüre tabi tutulmamış, en güzeli bu, bir de kahramanımızın son sahnede efsanevi simurg kuşu gibi kendini görmesi..