Bireyselleşmiş Toplum

Gölge Konuşuyor:

Somut durumun, somut tahlili konusunda Zygmunt Baumann’ın üzerine yok. Ne var ki, Baumann, yaşadığımız kötü senaryoyu; savaşları ve yoksulluğu, çevre felaketini; modernizmin bir uygulamasına, mesela kapitalizme değil de,bireyselleşmiş topyekün olarak modernizme mal ediyor. Onun Aydınlanma’dan günümüze modernizm eleştirisine katılmamak mümkün değil. Modernizmin;  ulus-devlet, akılcılık, küreselleşme, soykırım ya da holocaust, ortodoksilik, tektipçilik, kesinlik, ideoloji, üstbelirlenimcilik, kültürlenme, normatiflik gibi olgu ve değerlerine her zamanki gibi ateş püskürüyor bu kitabında da. Buna karşılık onun reçetesi, değer verdiği temalar şu ilkelerden oluşuyor: müphemlik, belirsizlik, heterodoksilik, açıkuçluluk, farklılık, çokkültürlülük, özerklik, özgürlük…

Günümüzün sözüm ona topluluksallığını, ya da ‘topluluk inşası’nı askı benzetmesi yaparak şöyle betimler;  “Bu inşa tekniği ancak, bir hedeften diğerine istikrarsız biçimde kayan ve sonsuz ve sonuçsuz bir güvenli liman arayışına sürüklenen, saçılmış ve gezinip duran duygular kadar kırılgan ve kısa ömürlü ‘toplulukları’ üretebilirler. Bunlar ortak üzüntüler, ortak kaygılar ya da ortak nefretlerden oluşan topluluklardır; ancak her durumda askı topluluklarıdır: Pek çok yalnız bireyin kendi yalnız bireysel korkularını astıkları bir çivinin çevresinde anlık bir toplanmadan ibarettirler.” (sf. 67)

Küreselleşme analizinde ise Ken Jowitt’ten devraldığı “yeni dünya düzensizliği”  tabirini kullanarak, “küreselleşme terimi hiç kimsenin, kapsamlı sonuçların sorumluluğunu yüklenmek şöyle dursun, denetim masasında bile oturmadığı ve hiç kimsenin planlamadığı, kendi kendine ilerleyen vve dengesiz olduğu görülen süreçleri ifade eder.  Biraz abartarak diyebiliriz ki ‘küreselleşme’ terimi kurumsallaştırılmış iktidarın ‘en yüksek düzey’i, yani egemen devlet tarafından yönetilen ‘esas olarak eşgüdümlü’ ülkelerin üzerine işleyen süreçlerin düzensiz doğasını ifade eder.”(sf. 48)  Yani Baumann bu süreç sayesinde sistemin değer kaybına uğradığını, kendi kendini infilak sürecini hızlandırdığını düşünür.

Birçok Batılının efsaneleştirdiği  ve şimdilerde özlemini çektiği ‘refah devleti’nin de aslında sistemde özellikle ‘tam istihdam’ sloganına rağmen emekçiler açısından iyi sonuçlar doğurmadığın işaret eder. İşsizin ‘yedek emek ordusu’ olarak kutsanmasının da ters teptiğini ifade eder. Bu konuda şöyle der: “O halde gerçekle yüzleşelim: Piyasa oyunun yeni kuralları, ulusun toplam servetinde bir artış vaat etse bile, bu kurallar oyunun içinde yer alanlar ile dışında kalanlar arasında neredeyse kaçınılmaz biçimde genişleyen bir gedik oluşturur.” (sf. 96)

Bir avuç güvenlik uğruna  özgürlüğün feda edildiğini düşünür. Sistemin yarattığı korku paranoyası sayesinde ‘evin dışını’ tamamen güvensiz ilan ettiğini vurgular. “Dış ortam birörnek biçimde istenmeyen ve tehlikeli olarak görünür hale gelebilirken, simgesel dantel perdelerin ardındaki odalarda ‘kişisel standartlar’ muhafaza edilir.”(sf. 117)

Toplumsal dönüşümün de ancak  özerk bireyler yaratmakla mümkün olacağını düşünür. Bunu için entellektüellere büyük görev atfeder. Ancak özerk bireylerin ancak ve ancak özerk toplumdan çıkacabileceğini vurgular. Sıkıntıyı şöyle ifade eder. “Çoğumuz gerçekten bireyler haline gelmeksizin bireyselleştirildik ve daha da çoğumuz bireyselleşmenin sonuçlarıyla yüzleşecek kadar yetkin bireyler olmadığımız kuşkusu içindeyiz.” (sf. 133). De facto (fiilen) bireyin  oluşması için yurttaşlığın şart olduğunu ileri sürerken,  “Özerk bir toplum olmadan özerk bireyler olmaz ve toplumun özerkliği, ancak o toplumun özerkliği, ancak o toplumun üyelerinin ortak bir başarısı olabilen önceden tasarlanmış bir kendini oluşturmayı gerektirir.” (sf. 136) sözleriyle konunun ehemmiyeti üzerinde durur.  Daha da detaylandırırsak Baumann’ın birey fotoğrafı: “Uygun biçimde “toplumsallaştırılmış” birey ( ‘mutlu birey’ ve ‘gerçekten özgür birey’ olarak da betimlenen birey) istekler ile yetenekle arasında hiçbir uyumsuzluk ya da çatışma deneyimi yaşamayan, yapamayacağı şeyi yapmak istemeyen, sadece yapması gereken şeyi yapmak isteyen kişidr; yalnızca böyle bir birey, gerçekliği, engelleyici ve asap bozucu bir kıstlamalar ağı olarak yaşamayacak, böylelikle kendisini gerçekten özgür ve mutlu hissedecektir.” (sf. 87)

Aşk ve belirsizlik onun felsefesindeki önemli anahtar sözcüklerdendir. “Aşk akıldan korkar, akıl aşktan korkar.” (sf. 201).  Kesinlik-belirsizlik diyalektiği ise onun duayenliğinin söz konusu olduğu postmodern küçük anlatıların temelini oluşturur. “Belirsizlik çoğu zaman hoş olmayan bir duygudur ve beklentisizlik, iyileştirilmez belirsizlik çirkin ve iticidir. Böyle bir duruma fırlatılıp atılanlar umutsuzca iç huzuru aradıkları için mazur görülebilirler. Huzur ancak, bazı adımların uygun, diğerlerinin uygunsuz olduğunu doğrulayacak kadar güçlü bir otoriteye duydukları güven, sorumluluk yükünden kurtulmayı vaat eder. İşlerin kötü gidilmesi halinde suçlanacak olan artık bu otoritedir.” (sf. 213)

Zygmunt Baumann “modern zihin yasamacı akıldır ve modern pratik yasama pratiğidir.” (sf. 85) der. Buna şüphe yok. Ancak, sonuç olarak o, modernizm eleştirisinde modernizmin tasfiyesi yerine Alain Touraine gibi, modernizmin revize edilmesi gerektiğini düşünmüştür. Baumann’ın doksanlarda zikrettiği bu fikirler, bu ilkeler, özellikle toplumsal alanda neredeyse yirmi yıldır yürürlükte. Son tahlilde şunu söyleyebilirim iktidarı hedeflemeyen bu anlatı modernizmin, daha ziyade bir uygulamasının: liberalizmin ekmeğine yağ sürmüş, sistemin toplumsal yeniden üretimini sağlamıştır. Baumann’ın reçetesi bu yüzden tartışma konusudur. Sözlerimi Baumann’ın Marx’tan devraldığı ve sıkça tekrarladığı sözlerle bitireyim: Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan dünyevileşiyor…