Çıplak Deniz Çıplak Ada : Bir Ada Hikayesi 4

Gölge Konuşuyor:

Kitap hakkında çok şey söylendi. Hem medyada hem sosyal medyada hem de arkadaş çevremde çok konuşuldu bu roman. Dolayısıyle okumadan okumuş gibi oldum. Kimilerinden “çok iyi”, “müthiş bir final”, kimilerinden de “berbat”, “çalakalem yazılmış”, “sanki Yaşar Kemal yazmamış” gibi yorumlar duydum. Önce şunu söyleyeyim tamamen olumsuz görüş bildirenler çok aacımasız davranmış.çıplak deniz

Performans düşüklüğü olabilir ama asla çok kötü değil. Performans düşüklüğünden ziyade bence yazarın bilinçli tercihleri söz konusudur. Yaşar Kemal  beklenmedik bir şekilde bir misyon kitabı yazmış. Baştan sona mesaj içerikli bir roman. Roman diyorum ama ilk defa Yaşar Kemal’in hikayelemeye bu kadar az önem verdiğini gördüm. Öncesinde okuduğum Dağın Öte Yüzü üçlemesindeki mükemmel kurgu, mükemmel dil ve mükemmel tutarlılık bu romanda az.

Usta diziyi tamamlama yerine bir veda hutbesi yayınlamış. Bu toprakların, bu kültürün, bu çeşitlilik ve zenginliğin güzelliğini her sayfada, her satırda dile getirmiş. Ve bize bunların kıymetini bilmemizi öğütlüyor sanki. Bu çok samimi bir istek. Çünkü bu topraklar dünyada eşi görülmemiş bir şeye şahit oldu: İki milyon insanın mübadeleye tabi tutulmasına. “Mübadele çok insanın ocağını söndürdü, çok insanı hasta etti, çok insan aklını oynattı.” (sf.205)

Ortak bir miras ve kültürel zenginliği çokkültürlülüğü dile getiriyor sık sık. Mesela Ağaefendi’nin ağzından çıkan şu sözler söz konusu zenginliğe bir örnektir: “Dibek göçebe Türkmenlerin, Yörüklerin işidir. Demir dibekleri göçebelerin yaşıması zordur. Göçebelik demir taşıyamaz. Değerli dibekleri ancak ustalar yapabilir. Dibek ustaları dibekleri gül ağacından yaparlar.” (sf.203)  İki Rum’un bir Ermeni türküsü söylediği bölümler de bu mirasa başka bir örnek.

Menekşe kokusunu bilir misiniz? Bilmeseniz de önemli değil. usta öyle bir anlatıyorki ister istemez burnunuzu çekiyor kokuları hissetmeye çalışıyorsunuz. Belki bu dizide diğer romanların aksine çok resim çizmiyor Yaşar Kemal ama şiirselliğinden bir şey eksilmiyor: “Çiçekler içinde mor menekşe gibi kokan hiçbir koku yoktur. Menekşeler içinde hiçbir şey yapmadan nasıl duruyorsunuz, nasıl çıldırmıyorsunuz. Biraz daha genç olsaydınız, üstünüze yıldırımlar düşse dayanamazdınız.” (sf. 188)

Yetmiş iki buçuk millet yaşıyormuş bu topraklarda. Çok iyi dosluklar kurulmuş. Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Rumu, Ermenisi, Arabı birbirinden o kadar çok şey öğrenmiş ki… Bu anlamda Adem’in Hristo’ya söylediklerinin bir kısmı: “Gitmediğine çok sevindik. Sen bizim gözbebeğimizsin. Sen olmasan çoluk çocuğumuz hepimiz ölecektik. En son ölenlerin de mezarını kazan olmayacaktı. Onlar kartallara yem olacaktı. Senin sayende her birimiz bir balıkçı oldu. Her birimizin bir teknesi oldu. Bütün denizleri sen öğrettin bize. Yediden yetmişe balıkçılığı da sen bize öğrettin. Çift sürmesini de, keçi beslemesini de sen bize öğrettin, süt içmesini de yoğurt yemesini de. Dünyada ne varsa hepsini senden öğrendik. Türkü söylemesini de… İnsanlığı da senden öğrendik. Herkes yurdunu bırakmış giderken sen bizi bırakıp gitmedin. Biz de seni, bizi öldürseler bile kimseye vermeyeceğiz…” (sf.218)