Demirciler Çarşısı Cinayeti : Akçasazın Ağaları 1

Gölge Konuşuyor:

Bu dünyadan Yaşar Kemal gelip geçti. Birçok hikaye, roman, deneme yazdı. Yaşadığı toprakların ruhunu, hafızasını, efsanelerini, coğrafyasını, meselelerini yazıya döktü, kendine has mitolojisiyle. Edebiyatçı kişiliğinin yanında betimlemeleriyle iyi resim çizen bir yazar olarak da hatırlanacak. Çukurova’dan başlayarak yurdun dört bir yanından hikayeler anlattı. Son olarak gelmiş geçmiş, dünyanın en büyük mübadeledisini anlattı. İyiyi ve kötüyü çok belirgin bir şekilde ayırdı ve böyle hatırlamamızı istedi. Yaşanan acılar, dökülen kanlar belki onu buna zorlamıştır. Uzakdoğu’ya saymazsak zaten bu ayrım mitolojilerin gerçeğidir. İyi bir derlemeci olarak da hatırlanacak. Sözlü edebiyatın bir çok efsanesini yazıya dökerek kalıcı olmasını sağladı.demirciler

Demirciler Çarşısı Cinayeti de yazarın kilometre taşlarından bir tanesidir. Yer, çok iyi bildiği Çukurova coğrafyasıdır. Öyle bir anlatıyor ki Çukurova’yı Yaşar Kemal gören de burayı memleketin kalbi, beyni sanır. Yaşadığımız ülkeler coğrafyasında Ortadoğu ne ise, Türkiye coğrafyasında Çukurova odur. Anadolu’nun kadim halkı Ermeniler boşuna burayı mesken tutmamıştır. Çok bereketlidir. Bundan dolayı da Osmanlı’nın son zamanlarında ve T. C. ile birlikte ağaların ve beylerin iştahını kabartan topraklara sahiptir. Tüm ağalar ve beyler, ister feodal ister burjuva bu topraklara sahip olmak için yarış içindeydiler. Özellikle T. C. nin milli burjuvaziyi yaratmak için tarım sermayesine ihtiyaç duyduğunu bilenler söz konusu toprakları elde etmek için her yolu mübah saydılar. Yine de Yaşar Kemal tüm kibirlerine rağmen feodal beyleri, burjuvalara yeğ tutuyor.

Bir kan davası var hikayenin merkezinde, bir feodal bey olan Türkmen aşiretlerini temsilen Derviş (Sarıoğlu) ile Kürt aşiretlerinin temsilen Mustafa (Akyollu) arasında cereyan eden. Sarıoğlu ile Akyollu aileleri arasındaki bu mesele çok eski olmasına rağmen cumhuriyetle birlikte kan dökmeye başlıyor. Diğer tüm ağalar ve beyler kişisel hırsların peşindeyken, bu iki bey onur mücadelesi içindeydiler. Oyunu kuralına göre oynuyorlardı. Asla ve asla birbirlerini kalleşçe, arkadan vurmuyorlardı. Her ikisinin de güvenilmez adamları vardı belki de ama hem Derviş bey hem de Mustafa Bey  kuruyu yaştan ayıracak tecrübeye sahiptiler. Aynı zamanda her ikisi de kapital merkezli bir çürümeye karşı dik duran feodal beylerdi. Roman tam da bu noktayı işliyor. Berna Moran’ın da ifade ettiği gibi Akçasazın Ağaları kaybolan değerlere karşı bir ağıttır. Özellikle romandaki Cafer Özpolat ve Hacı Kurtboğa gibi sonradan görme beyler bu çürümenin en uç sınırını temsil ediyorlar. yeniyetme ağalar feodal beylerin topraklarını şu ya da bu şekilde az ve çok ele geçiriyorlardır. Bir çoğu da Ermenilerin mal ve mülklerine konmuşlardır.

Mustafa Beyin abisi Murtaza, Derviş beyin adamları tarafından öldürüldükten öldürme sırası Mustafa Bey’e gelmiştir. İşte okuru heyecanlandıran ve sürükleyen de bu sıradaki ölümdür. Çünkü öldürülecek kişi Derviş Bey’dir. Hatta Mustafa Bey’in doksanlık anası Karakız Hatun bu beklentiyle ölümünü ertelemiştir. Karakız Hatun’un hikayeye doğrudan etkisi benim içinde sürpriz olmuştur. Ve Akyollu nasıl bir ölüm olacağı konusunda sürekli kafa yormaktadır. Acele etmiyordur, demek ki intikam sıcak yenen bir yemek değilmiş. Ve hikayenin en heyecanla beklenen anı ikisinin karşılaşacağı andır. Bu an gelir, büyük bir heyecanla okuruz burayı, ama o kadar uzar ki burası, bir okur olarak ben artık öldüreceksen öldür diye söylenirim.

Aslında romanı halen devam eden bir kardeş kavgası şeklinde de okuyabiliriz. Kürt ve Türklerin meselenin köklerine inip buradan çözmeleri yerine olayı bir kan davasına çevirmelerinin bir temsilidir roman aynı zamanda. Meseleyle yüzleşmeden “barış” ve “çözüm” adı altında yapılan faaliyetlerin de samimiyetsizliğine de işaret ediyor 73’te yazılan bu roman.