Rüya Duvarları

Gölge Konuşuyor:

Şiir başka bir şey. Seslerle, kelimelerle, sözlerle yapılır ama olduğundan farklı şeyler anlatır. Roman, öykü gibi anlatılara hiç benzemez çünkü şair burada kendi poetikasını kurar. Ne anlattığını tam olarak şairin kendisinden başkası bilemez kuşkusuz. Biz sadece şiire dönüp şiirle konuşuruz.

Umay Umay’ın evvelden okuduğum Orospu Kırmızı’dan farklı  buradaki şiirler. Orospu Kırmızı’da isyan varken Rüya Duvarları’nda sevgiliye güzelleme. Sevgiliye konuşuyor aşık taşlar şehri Mardin’den. “Taş” anahtar sözcüklerden bir tanesi. “Düşecek gibi oluyorum. Dilim tutulmuş gibi. Sanki taşlar hareketlenip beni içine dolduracak.

Sözler kulağa hoş gelse de kimi zaman ister istemez anlamlandırmaya çalışıyorsunuz. “Kış güneşi yaralarımı şekerli suyla sardım. Rüzgarın suyunu doldurdum kahve fincanına.” gibi ifadeler zihni yorarken acaba şair ifadeyi boğuyor mu diye düşünmeden edemiyor insan. Yine de kulağı tırmaladığını söyleyemeyiz.

Kimi zaman da öyle berraklaşıyor ki söz, “Peki şimdi bu yalnızlık, sessizlik, terk edilmişlik duygusu da neyin nesi. İbadetlerin ve inançların tanrısıyla baş başayım. Gökyüzünde hala kırık bir el sallanıyor. Burada tanrıya ihanet edebilirim, tanrıya inanabilirim, tanrıyı kaybedebilirim.” Çaresizlik, kıstırılmışlık duygusu bence burada güzel anlatılmış.

İsyan tabi ki sevgiliye. Avareliğin nedeni de sevgili. “Hüznü kaplayan yağmur sularından içiyorum. Bozkırların gövdesini karıncalaştıran yollardan geçiyorum.” Özgürlük ancak sevgi ya da aşkla elde edilen bir şeymiş meğer. “Bir zamanlar senin adındı o özgürlük.”

Kitabın sonuna doğru trajedi sanki daha da büyümektedir. “Henüz parmak uçlarım bir cinneti soğutamıyor.”