Üç Noktalar Sarayı

Gölge Konuşuyor;

Bir Berrin Karakaş kitabı daha. Yine oyuncul, yine şiirsel, yine.. Karakaş’ın yazdıklarını seviyorum. Ama sanırım pek fazla okuru yok Karakaş’ın. Bu sayfalarda hakkında konuştuğum iki romanının baskısı yok uzun süredir. İki öykü kitabı da neredeyse on beş yıldır raflarda okurunu bekliyor. Karakaş’ın 2017’de çıkan son kitabı Çukur ise okuma programımda. Okuduğum dört kitabı da gözüm kapalı tavsiye ediyorum diyemem çünkü Karakaş’ın kitapları herkesin seveceği türden değil. Zaten tavsiye işlerine girmeyi de artık sevmiyorum.

Üç Noktalar Sarayı’nın başlangıcına baktığımda yazarın biraz tarzının dışına çıktığını sanmıştım. Düz bir anlatım ve olağan şeyler. Ama bir süre sonra hikayenin deli şairi Rüya öne çıkınca bu romanın da yazarın bir diğer romanı Hayalhane’yi aratmayacağını düşünmeye başladım. Bu romanı ancak Hayalhane ile kıyaslayabilirim, çünkü yazarın öykü kitapları romanlarından biraz farklı. Hatırladığımı kadarıyla öykü kitapları mit ve söylencelerden besleniyordu. Yazarın romanları da daha ziyade şiirin sınırlarını ihlal ediyor, özellikle Hayalhane. Üç Noktalar Sarayı daha çok romana benziyor. Olay örgüsü ve düz bir kurgusu da var. Rüya’nın olmadığı bölümlerde bu klasik yöntem hakim romana.

Üç Noktalar Sarayı yıkıntılar üzerine kurulmuş bir roman. Her ne kadar Aydın Bey ve familyası gündelik yaşamlarını sürdürüyor görünüyorsa da familyanın her bir bireyi dertleriyle de başbaşa. Bu dertler aslında yaşadıkları olaylardan kaynaklanmıyor, varoluşsal sorunlar. Fizik kurallarına inanıp başka bir şeye inanmayan Aydın Bey kendisiyle bile kavgalı. Bu Kral Lear ya da Goriot Baba’ya göndermeleri olan romanın yine olay kahramanı Aydın Bey’in en küçük kızı Rüya’dır. Deli şair Rüya. Onun yıkıntılarını belki Angelus Novus kaldırabilirdi ama onun da zamansız kayboluşu, onu bir labirentin içine soktu. Sadece şiir yazmak, başka iş yapmak istemiyor Rüya. Ama gel gör ki şiirden geçinmeli bir hayata bu topraklarda pek rastlanmıyor. Bu onu mutsuz eden şeylerden biri, çünkü şair şehri aylak aylak gezen bir flanör olabilirdi.

Dert var ama şenlik de var romanda. Üç kız kardeş kendi kendilerine masallardan, şiirlerden, şarkılardan oluşturdukları ortaya karışık eğlenceler yaratırlar ve gülüp eğlenirler. Bu bölümler, birinin Şehrazat, diğerinin Dünyazat olduğu, masal tadında fakat şiirlerle kesilen bu gösteriler okura da nefes aldırır, tebessüm ettirir…

Romanın sonundaki bir doğum ve ölüm, hayatın anlamından ziyade ölümün anlamı konusunda düşündürüyor. Mutlu ölüm diye bir şeyin mümkün olduğu sonucunu doğuran bir durum bu. Bir de işin sonunda ölüm olacağı için insan arzu ve hırslarının ölçülü olması gerektiğine dair bir düşünceye sevketti beni…