Her Çıkışın Bir İnişi Vardır

Gölge Konuşuyor:

“Küçük insanların küçük hayallerinin” büyük anlatıcısı Flannery O’Connor. Müthiş bir öykücü gerçekten. Mest ediyor. O, bir çoğumuzun kavrayışına vakıf. Her birimizin dünyayı nasıl algıladığını bizim kadar iyi biliyor. Bu birbirinden farklı kavrayışlardan ne tür öyküler çıkacağını da çok iyi biliyor. Benzersiz bir gözlem yeteneği. Kusursuz bir dil becerisi. O kadar pürüzsüz ki onun anlatısı. Fazladan hiç bir şey karışmamış, eksik bir şey de yokmuş gibi kararında.. Bu dil kısmında çeviri emekçilerinin de emeği görmezlikten gelinemez.

Onun karakterleri genelde kasabalı küçük insanlar. Dindar, bağımlı, ırkçı, sevimli, gotik, düşkün, bağımlı tipler bunlar. Sınıfsal konumlarının çok da önemi yok. Aynı kültürden yoğrulmuşlardır. Bakışları kimi zaman basit, kimi zaman tutarlı, kimi zaman tahammülsüz, kimi zaman çelişkili, kimi zaman tehlikeli, kimi zaman sevgi dolu. Bedenleri de pek dengeli, simetrik olmayan daha ziyade çirkin, kilolu ya da sıska karakterler bunlar. Bazılarının da bir uzvu eksik ya da akli melekeleri pek yerinde değildir

Bunu en çok zencilerle ilişkilerde görüyoruz. Zenciler genelde arka fonda yer alırlar. Biz sadece onlara karşı sağlıklı ve bunun tam karşısındaki hastalıklı veyahut arada kalmış zihniyetlerin çarpışmasını görürüz. Bazı öykülerde bu çok öne çıkar. Bana Carson McCullers’in Yelkovansız Saat‘ini hatırlatan en son öykü Kıyamet Günü‘nde bu durum fazlasıyla tartışma konusu  olur. İnsanın yağlarını eriten bir başlangıcı olan bu öyküde çizdiği resim nedeniyle artık neredeyse hiç enerjisi kalmamış Tanner’in kişisel tarihinin zenciyle imtihanı vefa duygusu üzerinden işleniyor.

Flannery rahibe diyesim geliyordu içimden bazen ona. Evet sıkı bir katolikmiş. Ama benim gibi hiç de dindar olmayan birini etkilemiş bir vaiz. Onda muhafazakarlığın bazı sevimsiz yönlerine çok rastlıyordum. Ne olursa olsun içine şeytan girmiş birini dönüştürmek mümkün değildir mesajı yaygın onun eserlerinde. Ve eğer şeytanla işbirliği yaparsan sen de cehennemi boylarsın; Yuvanın Nimetleri‘ndeki anne, Önce Sakatlar Girecek‘teki baba gibi. Flannery bu şeytan işine gerçekten takmış gibiydi; okuduğum, okuyabileceğim en iyi öykülerden biri olan ve inanılmaz bir sonu olan Ormanın İçinden’de kriz öykünün tamamına yayılmış. Greenleaf‘ta ise orta yerde duran boğanın sembolik bir anlamı var mıydı? Yani bir boğa sadece bir boğa mıdır? Neden boynuzlu bir varlık seçilmiş… Rengini belli etse de Flannery son derece gerçekçi. Bunu da kimi zaman şeytanın, kimi zaman da tanrının ipi göğüslemesinden anlıyoruz… Parker’ın Sırtı‘nın zavallı Parker’ı da tanrıya yaranmaya çalışırken cahilliğinin kurbanı olur, putperestlikle suçlanır…

Buradaki öyküler de yazarın okuduğum bir diğer kitabı İyi İnsan Bulmak Zor‘daki gibi gotik bir atmosfere bürünüyor yer yer. Flannery’nin acıması yok gerçekten.. Kalıcı Ürperti’nin zavallı Asbury’sine tedrici bir ölüm bağışlanmıştı. Onunkisi de yelkovansız bir saatti. Ama bu öyküde ölüme bir güzelleme de var. Asbury bunun felsefesini yapıyor, ölümün kendisine verilmiş bir ödül olduğunu düşünüyordu.