Edebiyat Kuramı : Giriş

Gölge Konuşuyor:

Bu kadar okuduktan sonra, en sonunda aslında kuram diye bir şeyin olmadığı ortaya çıkınca insan ne diyeceğini şaşırıyor. “Edebiyat kuramı yanılsamadır; çünkü göstermiş olduğunu ümit ederim ki, başlangıçta kendini felsefeden, dilbilimden, psikolojiden, kültürel ve sosyolojik düşünceden farklılaştıracak bir bütünlüğü ya da kimliği yoktur; sadece toplumsal ideolojilerin bir koludur.İkinci olarak da, kendini farklılaştırma -edebiyat olarak adlandırılan nesneye tutunma- umudu yanlış sularda kürek çektiği için de bir yanılsamadır. Demek ki bu kitabın bir giriş değil bir mezartaşı yazısı olduğunu, yeryüzüne çıkarmaya çalıştığımız nesneyi gördüğümüzü söyleyebiliriz”

Öfkeli Eagleton. Birilerinin foyasını ortaya çıkarmaya çalışırken belli ki kendisine epey eleştiri geliyor. Anlaşılan o ki, bu eleştiriler bazen hattini aşıyormuş. Birilerinin edebiyatın köklü anlayışları sayılabilecek olan mimetik, yansıtmacı ve eleştirel anlayışları çöp ilan etmesi belli ki Eagleton’u fean kızdırmış. Mesela benim de mevzu ile ilgili yolumu bulduğum söylenemez. Bir yandan Eagleton’un savunduğu edebiyatın ideoloji olduğu diğer yandan bir kısım eleştirmenin de açıklanması gereken göstergeler bütünü olarak gördüğü anlayış arasında sıkışmış durumdayım. Ama, gerçekten durumdan pek şikayetçi değilim. Mesela ben ne Berna Moran ve onun çömezi sayılabilecek Semih Gümüş gibilerin bilmem iç tutarlılık, çok anlamlılık gibi edebi metnin olmazsa olmazı dediği unsurlara, ne de Cengiz Gündoğdu’nun her şeyi marksist estetiğie indirgeyen anlayışını mutlaklaştırmış değilim. İtiraf etmem gerekiyor ben her iki anlayıştan da faydalanıyorum.

İngilizlerin yeni eleştirisi, Fransızların yapısalcılığı ile Almanların alımlama kuramıdır Terry Eagleton’un hedef aldığı. Aslında bu kuramların kökleri  Husserl’ın Fenomenolojisine, Sausssure’nin göstergebilimi ile Heidegger’in yorumbilgisindedir genelde. Sonrasında Lacan ile edebiyata dahil edilen bilinçdışı ya da psikanaliz kuramını da geçmemek. İtidallı davranmış psikanalize karşı Eagleton. Ama tüm akımların, kuramların var olan toplumsal ve siyasi gelişmelerden etkilenmediğini söylemenin safdillik olduğunu söylüyor. Hatta Lenin’den Lacan’a bir gecede geçişi kendisine has esprili bir dille yorumluyor. Gerçekten Eagleton’a birçok noktada hak vermemek mümkün değil. Edebiyat denilen şeyin kendi başına bir şey olduğu tarihsel gelişmelerden etkilenmediğini söylememek onu nesneleştirmektir.

Sonuçta şunu söyleyebilirim, iç birlik ve tutarlılık, çözülmesi gereken göstergeler bütünü, çok anlamlılık, okur eserden ne anlıyorsa o ve bilinçdışının konuşması gibi edebi biçimler edebi metnin hayata temas eden yerlerini gizleme amaçlı olduğunu söylemek bana hiçbir zaman yabana atılacak bir düşünce gibi gelmiyor. Yani mimetik olanın niye sanatsal sayılmaması gerektiğini anlamış değilim, Sanatçı gereketiğince çarpıtmalı diyordu Picasso. Başka türlü nasıl yaratıcı olabilmek mümkün mü? Ama bazen gerçekliğin gözden kaçan ayrıtılarla bir bütün olarak sanat eserinde sunulması da hayranlık uyandırıcı olmuyor mu? Neden her ikisi birlikte yürümesn ki; fantastik olan ile gerçekçi olan, metaforik olanla metonimik olan…Eagleton’un eleştirdiği kuramcılar bunun cevabını da henüz vermiş değiller. Gerçeğe benzetmek çok kolay bir şey mi? Yine de şu an ki halim herhangi bir eleştiri yöntemini mutlaklaştırmamak üzerine….