İçi Yoksul

Gölge Konuşuyor;

Baştan sona kafkaesk bir hava esiyor romanda. Hikayenin erkek kahramanı bir türlü sevdiği kadına ulaşamaz, karşılıklı duygular içinde olmalarına ici.yoksul11_968572450rağmen. Türlü engeller vardır karşılarında. Sınıfsal farklılıklar, aşkın doğası, erkeğin deneyimsizliği ya da iç yoksulluğu başat engellerdir. Erkeğin annesine düşkünlüğü de bir engelmiydi, karar veremedim. Hikayeye ev sahipliği yapan Ankara’nın sevenlerin kavuşmamasında rolü var mıydı acaba? Bilmem, doğruluğunu teyit ettiremedim…

Romanın içindeki bir intihar mektubu ise hikayeye çeşni katmış ama bence bu mektup hikayenin en aykırı duran kısmı. Yine de arabesk ve melodram kültürü ile yoğurulmuş birçoğumuza hitap edebilir, gözleri yaşlandırabilir bu mektup.

3 TL’ye alınmış bir kelepir kitap, yazarları kusura bakmasın aradığım kitabın kelepire düşmesi beni sevindirir. Evet bazı kitapların böyle kaderleri vardır; yıllarca kitapçı raflarında beklerler, sonra kelepire düşerler, en sonunda da ara da bulasın. Benim böyle pahada hafif, lezzette ağır kitaplarım çoktur. Modigliani’nin peşinde dolaşan simsar gibi hissederim kendimi böyle durumlarda…

Kitabın Sayfalarından;

Bir sevda öyküsü daha tamamlanmış, köyün bir ilk çağ masalı gibi uzayıp gitmiş tarihine yeni bir sayfa daha kkatılmıştı. Burası benim köyümdü, beş kuşak geriden dedelerimin yattığı, çeşmelerinden suların bir ananın memesinden sağımlık sütler gibi aktığı, dağlarında, bir zamanlar çift boynuzlu geyiklerin, yollarında tek hörgüçlü develerin, ormanlarında ayıların, kokarcaların, sırtlanların, sansarların, sincapların, kunduzların, kurtların, çakalların, tavşanların, dağ keçilerinin, tilkilerin doludizgin koşturduğu, bahçelerine muşmulaların, boncuk gibi böğürtlenin, kızılcığın, dutun, çeşit çeşit koruğun, yaban armudunun, hövezin, eriğin, dağ çileğinin, vişnenin, kestanenin, çitlenbiğin, bademin toplandığı, içinde yüzyıllardır hüznün ve hoyratlığın iki yataklı bir ırmak gibi aktığı benim köyüm…(sf. 227)

İnsanlar köyde, sanki ipe dizilmiş tespih taneleriydi. Tespihi tutan imame gibi, yaşamı tutan da burada insana, hayvana, ağaca karşı duyulan mahruk bir sevgiydi; sevgi burada, aynen ölüm gibi hep varolan basit bir şeydi. (sf. 229)

Tantım Bülteni;

Bir fakülte koridorunda ders çıkışı… Gürültülü kalabalığı zorlukla yararak ilerlerken, kente o yıl gelmiş, her teneffüs bir başına kalorifer peteklerinin üzerine tüneyip sessizce çevresine bakınan kasabalı bir gençle yüz yüze geliriz. Yanından bir merhabasız geçip gidenlerin aksine, Tahir Musa Ceylan gence doğru yürüyüşüne kesintisiz devam eder. Onun sessiz sözcükleri duyulur olur kaleminin ucunda: “İçim azıcık eziktir, karda sürülmüş ayak izleri gibidir. Kendi kendine kabaramamış, toprağın yüzünde bir heylak gibi doğrulup soluklanmamış, içinde beslenen solucanlar, böcekleri, köstebekleri, kunduzları, karıncaları, kokarca ve porsukları uzun uzun aç bırakmıştır. Ama açlığı severim, bugünün açlığa çünkü, yarın tok tutar.”
Söz konusu açlığın tok tuttuğu bir kitap… Kasabalı bir gencin üniversite öğrencisi olarak yaşadığı bir kentte girdabına kapıldığı hayat-aşk-ölüm-aşk- hayat çokgeninde “hiç” sayılmasının, giderek hiçliğin hafifliğinde yaşamayı seçişinin romanı…
Rayihasını ancak avuç içinde tutuldukça, yaprakları ezildikçe salan bir çiçek benzeri, yapraklarını çevirdikçe usulca sarıp sarmalayan, “insan defa’sı” diyebilen, içi zengin bir kitap İçi Yoksul. Kelimelerini çoğaltmak ve edebiyatla çoğalmak isteyenler için.”