Tersane

Gölge Konuşuyor:

Tersane, her şeyin çürüdüğü, paslandığı, dolayısıyla çöpe ve hurdaya dönüştüğü kaçınılmaz tükenmişliğin romanı. Roman bitti ama sanki ardında koca bir enkaz bıraktı. Şöyle bir uzaklaşıp enkaz yığınına, o koca siluete bakınca aslında ortalıkta yenilenen ve güçlenen bir şey olmadığını söyleyebilirim. Walter Benjamin’in bir mit ile bir metafor olarak sunduğu “ilerleme”nin bir roman olarak karşımıza çıktığını söyleyebilirim. Ama Benjamin bile bu kadar acımasız değildi. Ama pas demiri yiyor, bitiriyor, gerçek bu…

Tersane deyince hemen aklımıza devasa tesisler gelir, dolayısıyla bir insanın tersanesinin olmasının ne kadar önemli olduğunu söyleyebiliriz. Ama adamların üstünde ölü toprağı var sanki… Öncelikle şunu söyleyelim, roman hiçbir şekilde üretime, işçiliğe ve ticarete değinmiyor. Zor bir durumda olan bir tersanenin bir grup insan tarafından kurtarılma senaryolarını izler gibi oluyoruz ama tam da öyle değil. Çünkü söz konusu insanların tüm çabasının bilinçli olmadığı hissi veriyor roman. Romanın esaslı kahramanı Larsen tersaneyi kurtaracak, patronun güzel ama aptal kızıyla evlenecek, her şey düzene girecek. Beklenti bu ama roman sanki Kafka’nın Şato’sunun tersinden işlenişi gibi. Daha ziyade bana Luis Bunuel’in Yokedici Melek adlı filmini hatırlattı. Neden yürümeyen bir sisteme bu kadar yaslanıyorlar, neden bırakıp gitmiyorlar? Ama sanki roman bizi seyirci kılmış, insan bu, bir alışkanlıklar yumağı. Yapacak bir şey yok.

Böyle diyoruz ama yine romanda bir soluk alıp verme yerleri var gibi. Karakterlerin insan olduğunu hatırladığı yerler. Ay ışığıyla karşılaştığında ya da bir kadının bedeni ile temas halindeyken, onun soluk alışverişini duyduğu yerler. Yine de yukarıda bahsettiğimiz devasa enkaz bu küçük enstantaneler umut ışığı olamıyor.

Aslında romanın o uzun ilk cümlesinde ben Garcia Marquez elbisesi giymiş bir Kafka ile karşılaştığımı düşündüm. Larsen, nam-ı diğer ceset toplayıcısı beş yıl önce bulunduğu şehir Santa Maria’nın valisi tarafından kovulmuş. Beş yıl sonra geri döndüğünde ise fiziksel olarak eski formunda değil; göbekli, saçları seyrelmiş, tansiyon sorunlarıyla mücadele eden birini görünce yukarıda ismini zikrettiğim iki büyük romancıyı hatırladım. Evleneceği kadının tüm güzelliğine rağmen aklı başında olmadığı, annesinin çıldırarak öldüğünü öğrendiğimizde yolun sonu olmadığını düşünüyoruz. Bu soğuk atmosferde duygulara pek yer olmadığını düşünmeye başlıyoruz. Dolayısıyla karakterlerdeki incelmenin anlık olması gayet normal.

Onetti’nin anlatıldığı son bölümde, Onetti yapıtının var olan düzenin bir alegorisi olmadığını söylüyor. Ama anlaşılan o ki yapıt ilgili tartışmalar altmış yıldır devam ediyor. An itibarı ile bendeniz de tartışmaya dahil oldu. Ama Onetti ne derse desin yapıya ve sisteme bir eleştiri olmadığını söylemek çok zor..  Çok beğenmeme rağmen eğer bir dizi roman olsaydı bu roman  ikincisini okumaya çok hevesli görünmezdim herhalde…