Kambur

Gölge Konuşuyor:

Ne müthiş bir kitap olduğuna dair o kadar çok okur yorumu okudum ki, ister istemez çok iyi bir kitap okuyacağıma dair kendimi koşullandırdım. Fena bir tara0001kitap değildi Kambur. Ne var ki onu süper bir kitap yapan şeyi keşfedemedim.  Bu belki benim eksiğimdir, okuyamamışımdır…Çok beğendiğim Par Lagerkvist’in Cüce adlı romanının tadındaydı, bana göre Cüce, çok daha iyi bir kitaptı. Roman mı, şiir mi ya da başka türlü bir anlatı mıydı karar veremediğim Kambur kara anlatı diyeceğimiz bir türe dahil edilebilir.

Bir yol ya da yolculuk romanı Kambur.  Kitabın kahramanı Kambur’a   ‘hacı’ diyebiliriz Virilio terminolojisiyle. Yol’un hemen başındaki fırıncıyla olan diyalog ve bu diyalogun sonucu olan olay, anlatının nereye akacağı konusunda ipucu veriyor. Kimi okur için gerilim, kimisi için de ‘baltalı katildeki’ gibi farklı bir haz sayılabilir bu olay.  Şule Gürbüz, sözcüklerin uyumuyla , daha ziyade şiirin olanaklarıyla biçimsel bir tad bırakıyor okurda. Mesela kafadaki kırk tilkinin tek tek sayıldığı bölüm müthiş. Ne var ki anlatı içinde bazı aforizmavari sözlerin hangi bağlamdan kopartılıp söylendiği belirsiz. Yine tam anlatıyı ortalayan günlük de, eğreti duruyor romanın ya da anlatının içinde.  Kambur’un  bize anlattığı iç dünyasıyla ilgili olmayan  tek bölüm  ablasının sevgilisiyle  ilişkisini anlattığı bölüm. Ablasının yaşadığı duygusal durumu, ironik bir dille  gereksiz ve boş sayıyor.  Sınırlı malzemesiyle, hiçliğe doğru akan kurgusuyla Kambur’un felsefesi,   anlam üretip sonra da bu anlamları  tüketen bir döngü olduğunu düşünüyorum. Müzik bile bu tüketimin dolayımına sokuluyor: ‘Müzik beni hiç avutamadı; ama artık oyalayamıyor da.’   Sonuç olarak, en iyisi bu eseri şiir olarak etiketlemek, bütünlük konusunda sorunları olan bu metin daha ziyade şiir olarak övgüyü hak ediyor diyebilirim, gönül rahatlığıyla…

Arka Kapak: tara0002

Kitaptan: tara0003