Alaaddin’in Problemi

Gölge Konuşuyor:

Ernst Jünger okumayı uzun zamandır planlıyordum. Ama bu plan da diğerleri gibi programın yoğunluğundan dolayı gecikti, ertelendi. Jünger bahislerine ilk defa bu sayfalarda da hakkında konuştuğum Ernst Von Salomon’un ünlü Soruşturma’sında şahit olmuştum. Bu dev eser Jünger’le ilgili merakımı kamçılamıştı. Yazarın Türkçe’de yayınlanmış Alaaddin’in Problemi ve Mermer Yalıyar kitaplarını edindim. Bu arada Jünger ile ilgili başka bilgilere de ulaşmaya çalıştım. Yüz üç yıllık dolu dolu bir yaşantı. Bu bakımdan Jünger okurlarına ansiklopediden Jünger, Ernst maddesine baktıktan sonra eserlerini okumaya başlamalarını öneririm. Yolu Thomas Mann ile, Adolf Hitler ile, Martin Heiddeger ile kesişen Jünger’in önemli bir devlet adamı olmasının yanında önemli bir fikir adamı olduğunu da keşfettim edebiyatçılığına ek olarak. Nietzsche’den devşirilen nihilizmini ve bu nihilizmin terapi gücünü de görüyorsunuz satır aralarında. Bir sağcı olarak bilinen (bu tartışılır) Jünger’in Nazizmin fikir babalarından biri olduğunu bilsek de onun Nazilere mesafeli davrandığını, Nazilerin uzattığı zeytin dalını elinin tersiyle ittiğini biliyoruz. En sonunda da cezalandırmalar, kovuşturmalar ve tutuklanmalar… Nietzsche yaşasaydı Nazilere destek olurdu diyenlere de Jünger özelinde bu tezleri çürütülebilir.

Alaaddin’in Problemi otobiyografik bir eser kuvvetle muhtemel ve yazarın son eserlerinden. Seksen İki’de seksen yedi yaşında yazmış. Bir kurmaca eser gibi görünse de roman tarih ve felsefeyle ilgili yerinde tespitlerde bulunuyor. Ama daha ziyade modern bireyin yersizliği-yurtsuzluğunu belgeliyor. Problem mutlaka vardır diyor Friedrich Baroh romanın hemen başında Alaaddin’i örnek vererek. Sihirli lambası olan Alaaddin’in bile problemi vardı. İşte roman bunu söylerken, problemi bir yere kapanıp betimledikten ya da yeniden betimledikten sonra anlaşılabileceğini söylüyor. Labirentten böyle çıkacağımız söyleniyor.

Dinler buna çare aramış ama Tanrılar bizi çoktan terk ettiğine göre sanata sığınmanın daha fazla fayda getireceğine inanılıyor. Sanat ile din de yakın akrabalarmış zaten. Modern dünyanın kıyaslama, tektipleştirme, aşırı öznellik gibi kesinlik belirten durumlarına karşı da sığınıdığı bir nihilizmi var Baroh’un. . Tabi bu tefekkür hallerinde sadece kendisiyle ilgili tespitlerde bulunmuyor, yaşadığımız dünya ile ilgili de tespitler var. Belki bazıları tartışılır ama var. Örneğin sömürü ve devlet ile ilgili söyledikleri: “Sömürü kaçınılmaz; tek bir devlet, tek bir toplum, tek bir sinek bile sömürü olmadan varlığını sürdüremez.“, “Devlet adeta bin vantuzlu ahtapota dönüşmüş durumda.” Bu tür durumlar bazen de hiç teoriye girmeden atasözleri ile geçiştirilir: “Aşağı Saksonyalılar şöyle der: Birine taş olan diğerine aş olur.”

Tabi tüm sorunlardan geçmişi masum çıkarıp tüm meseleleri hayali, soyut bir düşmana yükleyenlere çok kızılıyor. Bu  bakımdan dört bölümlük romanın ikinci bölümüyle Baroh’un kişisel tarihine dönüyoruz. Akıcı ama aynı zamanda düşündürücü bir maceraya tanık olacağız bundan sonra. Evet maddi dünyanın tüm saçmalıklarının edebiyat, tarih ve felsefenin dehlizlerinde nasıl sembolize edildiğine tanık olmak. Bir adam yaratmak ve onun karşısına çıkan iyi ve kötü niyet taşlarının onun şekillenmesindeki katkılarını görüyoruz. Gençliğinde aldığı sıkı askeri disiplinin de sonrasında karşısına çıkan Jagello gibi iyi niyet elçililerinin kahramanın ihtida sürecine katkılarını görebileceğiz. Defin işleriyle başlayan kapitalistleşme sürecine bir sanat etkisi, mezarlıktan nekropole dönüşen girişimci ruha tebessüm edeceğiz. Ölüleri buluşturan proje ne kadar saçma görünürse görünsün edebiyatın dehlizlerinde kamuflajı mümkün. Ama dördüncü ve son bölümde dışarı çıkıp eserinize baktığınızda her yerin bir akıl hastanesine dönüştüğünü farketmeniz zor değil…