Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu

 yildirim-bolge-kadinlar-kogusu_avatar_orjGölge Konuşuyor;

“Sevgi Soysal!”

“Burda!”

“Oya Baydar”

“Burda!”

“Behice Boran!”

“Burda!”

“Sevim Onursal!”

Koğuştaki günlük içtima sırasında bu isimleri duyunca iyi muhabbet vardır “burda” diye düşündüm.  Bu isimler dışında başkaları da var tabiki. Ama önce bir çay alayım… Bu isimleri duyan kimileri “Iıh politik” diye ürkebilir. Korkmayın politika sizi ısırmaz, seksen öncesi herkes politikti zaten, üstelik bu bir anı kitabı, daha ziyade mahkumların gündelik hayatları işleniyor. Bu matrak hanımlar beni yer yer eğlendirdiler, gülümsettiler. Yer yer de benim gibi bu kadar okumuşluğa rağmen bir damla gözyaşı dökmemiş birine, gözyaşı döktürmediler ama, eh işte gözlerim doldu, buğulandı biraz. İşkenceyle ilgili tek şey, koğuştan işkenceye götürülenlerdi.  Dışarıdan gelen idam söylentileri, idam haberleri de biraz tedirgin ediyordu koğuş sakinlerini. Kadınlar sadece siyasi mahkumlar değildi, devlet dersinde orospuydular aynı zamanda.  Bu adlandırmadan rahatsız olmuyorlardı, aksine bu onları eğlendiriyordu. Esprili bir şekilde kendilerine “Devrimci Orospular (Devos)” ünvanını layık görmüşler. Aralarında müstehcenlikten hüküm giyenler de yok değil,  ama bir çoğu ne suç işlediklerini tam bilmiyor. Hele bir tutuklayalım suç bulunur mantığı geçerlidir devlet dersinde. Böyleydi 12 Mart’ın, 12 Eylülden geri kalır yanı yokmuş yani.

Anı, ihmal ettiğim bir tür imiş aslında. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu sayesinde 12 Martın iklimini duyumsadım. Bu açıdan evvelden okuduklarımdan; makalelerden, fıkralardan, dönemi anlatan tarih kitaplarından daha etkili oldu diyebilirim… Bir de filmi çevrilirse ne güzel olur…

Kitabın Sayfalarından:

Askerlerin moral gecesinde olduğu gibi, bize kimsenin artist ve şarkıcı getireceği yok. Tek çare,  kendi eğlencemizi kendimiz yaratmak.

“Gürbüz çocuk müsabakası yapalım.”

Sonunda kızlardan bir kısmı, gürbüz çocuk müsabakası için hazırlanıyorlar.

Bir jüri kuruyoruz.

Koğuşun en şişman kızı Sibel, seyircilerin ve jürinin en çok alkışını toplayan gürbüz çocuk o.

Koğuştaki eski pantolonlardan birinin parçalarını kesip kısa pantolon yapmış.

Jürinin sorularına karşılık veriyor.

“Oğlum senin baban kim?”

“Tevfik Türüng.”

“Nerde oturuyorsunuz?”

“Bütün Ankara babamın evi.”

“Boş zamanlarında ne yaparsın çocuğum?”

“Karınca ezerim… Sinek kanatları koparırım… Kedilerin gözlerini çıkarırım, köpeklerin kuyruklarını keserim… Sapanla kuş avlayıp, serçelerin boyunlarını kırarım…”

“Aferin oğlum.”

Jüri üyelerinden biri çocuğu ayıplıyor:

“Ayıp değil mi oğlum? Canlılara eziyet yapılır mı?”

“Sana ne ordan eşek!”

“Oğlum hiç büyüklere eşek denir mi?”

“Derim. Niye demeyecekmişim. Babam anneme, ‘anarşist kızları eşek damına attırdım” diyor.

“Ama bak biz senin iyiliğini istiyoruz.”

“Yaaa, pişik, size inanayım da vatanımı satın, yağma mı var?”

“Vatan niçin senin oluyormuş?”

“Benim tabii, geçen gün babam çarşıdan aldı bana. Benim işte, benim işte.”

Bizim gürbüz çocuk kendini  yere atıp ter ter tepinmeğe başladı…

Oya Baydar’ın Önsözünden;

Ağır demir kapı gıcırtıyla açılıp da, kadın polislerin eşliğinde koğuşa sokulduklarında, Yıldırım Bölge’ye gece iniyordu. Akşam karavanasını yeni bitirmiştik: çorba, semizotu, pilav, ya da mercimek, makarna, hoşaf. Mönü pek değişmediğinden, insan anımsamakta güçlük çekmiyor. Bulaşıklar yıkanmış, tuvalette yaktığımız pamukların alevinde kahveler pişirilmeye, ranzaların üstünde ikili, üçlü gruplar olarak toplaşılmaya başlanmıştı. Günün en huzurlu ve de en hüzünlü zamanı. Olağanüstü bir gelişme olmadıkça içeri dalıp rahatsız etmezler artık; tutsaklığın özgürlük ve efkâr saatleri başlar.
Bunaltıcı olmayan, güzel bir yaz akşamıydı, hatırlıyorum. Koğuşun tavana yakın demir parmaklıklı pencerelerinden, önce süt mavisi sonra laciverti akşamın şehre, Kale’ye, Kazıkiçi bostanlarının üstüne usul usul inişini seyretmiş, hüzünlenmiştim. Dışarda hayat sürüyor; şu ışıkları tek tek yanan evlerde, kaleye tırmanan yokuşlarda, arkalarında kızıl çizgiler bırakarak geçen otobüslerin, otomobillerin doldurduğu caddelerde hayat sürüyor ve sen, bu kalabalık ve uğultulu koğuşta, bir günü daha bitirmenin/yitirmenin bezgin dinginliğini yaşıyorsun. Ranzamın üstüne tünemiş, sade kahvenin yanında bir kadeh konyak düşlerken, zincir gıcırtıları, dışardan açılan kapı sürgüsünün ve demir kanatların bildik sesi, kadın polisin, “Kızlar, misafirleriniz var!” diye neşeli neşeli bağırması, sonra yeniden gıcırtıyla kapanan kapı… Tam geceye, gevşemeye, kendi içime dönmeye, hüznümün tadını çıkarmaya hazırlanırken, al sana bir telaş, bir şamata. Üstelik ne kadar çok gülüyorlar. Kim bu kendini bilmezler böyle? ‘Siyasiler’ şaşkın, biraz da kızgın. Her şeyin bir raconu vardır canım! ‘Faşizmin zindanları’na kıkırdaşarak girmek olur mu!’ Ranzam, duvarın dibinde, musluğun yanında, korunaklı bir yerdeydi. Kapıyı görebilmek için özel olarak eğilmem gerekiyordu. O günlerde koğuş sorumlusuydum, yeni gelenleri teslim almam, yer göstermem gerekiyordu.