Bakmak

Gölge Konuşuyor:

Gazetelerdeki bütün köşeleri edebiyatçılar kapsa ne iyi olur. Mesela Sevgi Soysal gibi yazarlar haftada en az bir defa yazsalardı ne iyi olurdu. Ne iyi bakmak-sevgi-soysal-butun-eserleri-7_avatar_orjolurdu muhabirlikten devşirme gazetecilerin yerini sanatçılar, entelektüeller, edebiyatçılar alsaydı. Belki ben de o zaman tekrar gazete okumaya başlarım. Evet gerçekten gazeteye verilen parayı gereksiz bulurum. Aklıma takılan “insanlarımız neden gazete okumuyor” sorusu değil,  “neden gazete okur” sorusudur. Televizyonlar ve internet bizi zaten her şeyden haberdar ediyor. Kulaklarımızı tıkasak bile işe yaramaz. Haber bizi buluyor zaten.  Üstelik size yakın, güvenebileceğiniz kalemlerden alıyorsunuz haberi…. Arkadaşların sosyal medyada yayınladığı örneğin Bekir Coşkun ve Yılmaz Özdil gibi adamların söyledikleri bana çok sıradan geliyor.  Bu tür adamlar, sadece, birilerini temsil ediyor, onlara tercüman olabiliyorlar… Bazen kendime yakın bulduğum Gündem, Birgün ve Evrensel gibi gazeteleri bir haberden ya da bir yazıdan dolayı satın alırım, hepsi bu. Bir de unutmadan her pazar Cumhuriyet alırım, yirmi yıllık bulmaca keyfimden dolayı..

Everest Yayınları’nın  Unutulmayan Kadınlar Dizisi adlı bir dizisi vardır. Bu dizide Sevgi Soysal’ı da unutmamışlar. Erdal Doğan imzalı Yaşasaydı Sevgi Soysal’e Aşık Olurdum adlı bu diziden çıkan kitap adından dolayı dikkatimi çekiyor. Erdal Doğan’a hak veriyorum… 76’da  henüz 40 yaşında yitirdiğimiz Sevgi Soysal’in değeri sadece edebiyatçı kişiliğiyle açıklanamaz. Onun anılarına ve gazete yazılarına baktığımızda çağının çok ilerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Bakmak onun gazete yazılarından oluşuyor. Bakmak,  Sevgi Soysal’ın duyarlılığını ve politik kişiliğini anlatan önemli bir yapıt. Döneminin önemli bir tanığı Sevgi Soysal…

Kitabın sayfalarından:

Yemek yandıyla, çocuk altına kaçırdı arasında yazmış olduğum yazıları yüklenmiş, teleksçiye yetişeyim diye gazeteye koşuyorum. Kızılay’da memur kalabalığı. Sağa, Ziya Gökalp caddesine saptım, bir yandan Yıldırım Bölge’nin tefrikalarını sayıyorum kafamdan. “16. ya mı geldim, 17 ye mi?” diye. Kaldırım daracık. Tam köşedeki inşaatın tahta perdesi kaldırıma taşmış. Sıkış sıkış ilerliyorum, kalabalık arasında. Demeye kalmadan tam dizimde bir acı, beynimde şimşekler çıkarken yerde buluyorum kendimi. Dizimde kanlar kusan bir delik, gazeteye, tefrikalara, herşeye küfrederken, bir yandan sebebi felaketimi kavramaya çalışıyordum. Yanıbaşımda, yaşlıca bir kadının bağırışıyla toparlanıyorum.

“İşte! İşte, kışın beni sakat eden demirler girdi dizinize.”

Kalabalığın diz hizasındaki tepesi kesik demir boruları görüyorum. Kalabalık aralanmış, herkes, başıboş bir tuzak gibi insanları tehdit eden bu demir kazıklara hışımla bakıyor.

Gerçekten de, tam bir tuzak bunlar. Bir zamanlar karşıdan karşıya geçmeyi engellemek için buraya parmaklık yapılmış. Sonradan parmaklık falan kalmamış, kala kala tam kaldırımın orta yerinde bir dizi demir kazık kalmış.

Bacağımdan oluk oluk kan akıyor. Kemiğe kadar girmiş namussuz. Olacak iş mi? Düz yolda resmen tuzak kuruluyor adama.

Tam Meşrutiyet’te de, kocaman bir çukur açmışlar, ne bir levha, ne bir uyarıcı şey. Tam bana göre.

Takım tamam olsun diye, arada da havadan helikopterlerle bir iki tuğla atsalar, sokak macerası daha da heyecan verici olacak.

Sokak, sokak değil memlekette. Metre karede en az sekiz engel düşüyor adam başına. Çukurlar, kazıklar, tümsekler. Dalgınlara hayat yok canım. (Sevgi Soysal’ın 9.7.1976’da Politika gazetesinde yayımlanmış Engelli Koşu adlı yazısından)