Yazının Sarkacı Roman

Gölge Konuşuyor:

Eleştirmen benden farklı okuyor, onu biliyorum. Benim değerlendirmemde  yazının sarkacımetinle aramdaki ilişki belirleyici unsurdur. Eleştirmenin ise metni değerlendirdiği bir ölçütler silsilesi vardır. Okuduklarımın hangi kurama, hangi akıma ne şekilde oturduğuyla ilgilenmem, çok fazla akım, kuram vs. bilmiyorum zaten. Durduğum yer ve bakış açım metni değerlendirmemde çok önemli, edebiyatın kendi ölçütlerinden ya da eleştiri sanatının inceliklerinden daha önemli benim için. Politik görüşüm, zekam, yaşım, sınıfsal  konumum ve biraz da okumuşluğun neden olduğu temelim de bu bakış açısını belirliyor sanırım. Yani nesnel olamıyorum, olamam da. Peki eleştirmen tam olarak nesnel olmayı başarabiliyor mu? Semih Gümüş özelinde bir yere kadar diyebilirim.

Şaşırdım gerçekten. Bir eleştirmenin Türk yazınındaki romanları değerlendirirken, bazılarını siyah, bazılarını da beyaz olarak değerlendirmesi bana enteresan geldi. Ara renkler de var tabi, oraya geleceğim. Bazı romanların hiçbir kusuru yokken, bazıları da tamamen kusurlu olarak sunmuş Semih Gümüş.

Olumsuz eleştiriden en çok nasibini alan yazarlardan biri Kemal Tahir olmuş. Semih Gümüş, Kemal Tahir’in romanı, siyasanın ve tarihin aracı yapmasını eleştiriyor. Roman siyasa ve tarihten beslenebilir ama, siyasa ve tarihin aracı olamazmış. Çünkü roman tümeli işlemez, tikelden tümele göndermeler yapabilir ama. Dolayısıyle romanın konusu tikel, yani birey, yani bireyin iç dünyası olabilir.  Semih Gümüş bir yere kadar haklı olabilir çünkü ben de Kemal Tahir okurken karakterlerin detaylı çizilmemesinden dolayı ‘bu sözü kim söyledi’ şeklinde bir zorluk yaşadım. Buna rağmen siyasanın ve tarihin, romanın bir aracı olmasında bir mahsur göremiyorum. Ama Semih Gümüş daha iyi bilir, çünkü o ekmeğini edebiyat eleştirisi yaparak kazanıyor. Sanki Kemal Tahir’in, Osmanlı’ya karşı Cumhuriyet’i desteklememesinden rahatsız olmuş.

Semih Gümüş en acımasız eleştirisini şüphesiz, Hilmi Yavuz’un Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri’ne yöneltmiş. Hatta eleştirisinin sonunda lafı böyle bir romanın yazılmasının bir talihsizlik olduğunu, yazılmasaymış daha iyi olurmuşa getiriyor. Hilmi Yavuz sırf post-modern bir roman yazacağım, modern kahramanı gerçekdışı ilan edeceğim, dışsal gerçekliği reddedeceğim tasarısıyla hareket etmiş. Ancak sonuçta bir biçimsiz bir post-modern fantesizi ortaya çıkmış.

Fehmi K.’dan sonra belki de en ağır eleştiriler ve benzer eleştiriler, Aras Ören’in A’nın Gizli Yaşamı ile Hakan Akdoğan’ın Nü Peride adlı romanlarına yapılmış. Daha ziyade çeviri roman tadında olan bu romanlar, yazarların sırf dil yeteneklerini gösterme ihtiyacıyla yazıldığını  söylemeye getiriyor lafı Semih Gümüş.  Sartre’ın “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır,” sözüyle bu iki romanın talihsizliklerini gözler önüne seriyor.

Kitapları çok satmasına rağmen, eleştirmenlerin hedefinde olan ve eleştirmenlere cevap yazan, onlardan dert yanan yazarların başında  Perihan Mağden gelir şüphesiz.  Semih Gümüş onun İki Genç Kızın Romanı adlı metnini ‘yaratıcı olmayan roman’ olarak etiketlemiş. Bu romanın ‘çizgisel, yani tek bir doğrultuda gelişen, bir ana yatakta akan, tek katmanlı, düz bir anlatı’ olduğunu söylüyor Semih Gümüş.  Alttan alttan onun şerefli bir köşe yazarı olarak bundan sonraki hayatına devam etmesini istiyor kibarca.

Biraz da ara renklere gelirsek benim daha önce ‘raydan çıkmış’ şeklinde yorumladığım Orhan Pamuk’un Benim adım Kırmızı’sını, Semih Gümüş’de romanın esas anlatıdan kopan bağımsız alt metinlere dönüştüğünü söylüyor… Benim de yeni bitirdiğim Şule Gürbüz’ün Kambur’unu da pırıltıları olmasına rağmen, romanın bir omurgadan, organik bir yapıdan yoksun olduğunu söylüyor ki, bence çok haklı. Kambur’un ancak umut veren bir ilk roman olarak okunabileceğini söylüyor…  İki roman; Murat Erman’ın Beyazateş Adası ve Vecdi Çıracıoğlu’nun Kara Büyülü Uyku’sunu da küçük kusurlarına rağmen ‘tarihseli soyutlama’ açısından önemli romanlar olduğunu söylüyor.   Çıracıoğlu’nun kitabı, bir yarratıcı yazarlık örneği ve  tarihsel kişiliğin başka türlü bir yaşamı da olabileceği şeklinde okunabilir…

Gelelim Semih Gümüş’ün övgüleriyle karşılanan romanlara… Tikel-tümel diyalektiğinin en iyi işlendiği romanların başında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakileri’dir. Kurtuluş Savaşı döneminde dışarda kalmanın acısını yaşayan aydının dramını şu cümlelerle anlatmış Semih Gümüş;  “Sahnenin Dışındakiler Kurtuluş Savaşı sahnesine çıkmayan bir roman. Cephe gerisini de anlatmıyor. Tamamıyla varoluş için çırpınan İstanbul ruhunu ve sahnenin dışında kalmanın iç acısını duyan İstanbul aydınlarını anlatıyor.”

Sahnenin Dışındakileri’ni okumadım. Ama Semih Gümüş’ün övgüler bağşettiği Yusuf Atılgan’ın  Aylak Adam’la ilgili eleştirilerin çoğuna katılmadığımı söylemeliyim. Yaşadığı topluma nefret ve küçümseme ile bakan bir kahramanın nasıl olur da Semih Gümüş tarafından muhalif bir karakter sayıldığını anlamadım. Yazıldığı döneme uygun düşmeyen Aylak Adam’ın söz konusu karakterini Atılgan’ın anakronizmi bağlamında övgüsünü abartılı buldum…

Semih Gümüş, her romanında yeni bir dil yaratan ve geliştiren, modern romanın farklı ve deneysel zenginliğini ortaya koyan romanımızın zirvesine şüphesiz Selim İleri’yi  koyuyor. Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsan’ı, zamanın asıl kahraman olduğu ve zamana nakşedilen diğer kahramanlar ve unsurların mükemmel bir bireşimi olarak görüyor. Farklı bir organik yapıya sahip olan Kırık Deniz Kabukları’nı da, Mavi Kanatlarında’dan farklı olarak ‘zaman’ yerine ‘anlar’ın başrolde olduğu farklı bir roman… Sadece Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı adlı romanını okuduğum ve fazla hazetmediğim Selim İleri’yi bu yorumdan sonra daha farklı bir gözle okurum sanırım.

Okuduğumda “şiirsel” dediğim Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz için Semih Gümüş beni düzelterek şiirsel yerine ‘şiir dilinin olanaklarından faydalanmış ’ bir roman tespitinde bulunuyor.  Semih Gümüş Bin Hüzünlü Haz ile ilgili önemli tespitler yapmış: “Bin Hüzünlü Haz anlatı dilini şiirin üretkenliğine taşımayı başlıca amaçlarından biri olarak görüyor. Dilde yoğunluğu kurmaca yapının öteki katmanlarında da verimi arttırmanın başlıca yolu olarak gördüğü biçiminde de tanımlanabilir bu amaç.” , yazının başka bir yerinde de: “Dil çok boyutlu anlam uzamı kurarken, o uzamın içine çektiği okuru da bütün köşelerde, kapı arkalarında, pencere ötelerinde düşünmeye zorluyor.”

En beğendiğim Yaşar Kemal romanı olan Kuşlar da Gitti’yi Semih Gümüş de özel bir yere koymuş.  Çok güzel bir ifadeyle romanı ‘kentin yokoluş miti’ yerine koyuyor.  Semih Gümüş , ‘edebiyatın topluma dönük yüzü’ olarak kodladığı Yaşar Kemal’in yarattığı mitlerin kutsallıktan arındığının altını çiziyor.

Bir Latife Tekin okuru olmama rağmen Semih Gümüş’ün öve öve bitiremediği Ormanda Ölüm Yokmuş adlı romanı okumadığım için hayıflandım eleştriyi okuduktan sonra. Orman metaforunun bu şekilde kullanımını daha önce başka romanlarda da tanık olmuştum. Sanırım Latife Tekin bu metaforu ustalıkla kullanmış. Orman kentin ve kentin bireyde yarattığı uyumsuzluğun karşısında yer alır. Ulaşılmak istenen şey aşktır. Bu da ses, söz ve sözcükler aracılığla olacak ve sonunda tinsel ölüm ya da tinsel sonsuzluğa ulaşılacaktır.

Ahmet Karcılılar’ın Yağmur Hüznü’nü nihayet beğenen biri daha çıktı. Bu beğenme öyle böyle değil edebiyatı taçlandıran bir beğenme. Alegorik bir roman ve bir cinayet ya da intihar romanı. Yazarın ölümü söz konusudur. Bu aynı zamanda yazının misyonunun gerçekleştiğini gösterir. Bu sayede insan ruhu tinsel sonsuzluğa ulaşmıştır. Yazar ölmeden, ‘şüphesiz bu roman sende bir süreliğene devam edecektir,” demekte.  Yazının insan ruhunu ne derece zenginleştirdiği zikredilmekte romanda. Bir çocuğun ruhunda hüzün ve melankoli ile taşınan bu zenginlik yazar tarafından alımlanmakta ve elbette kitap olmakta….