Dostlukların Son Günü

Gölge Konuşuyor:

Para. Konaktaki konken partisi öncesindeki telaşe. İş güç, hır gür, dedi kodu. Hanımefendisi, misafiri, hizmetçisi, yaşlı, genç. Erkek hiç yok. Adı var sadece. Anlatıcı erkek değilse eğer. Onun bilincinin akışında var oluyor her şey.

Yarın Ağlayacağım. Boşuna demiyorum onun bu ülkenin en iyi romancılarından biri olduğu. İlk defa öykülerini okuyorum Selim İleri’nin. Selim İleri öyküsünün de romanından geri kalır yanı yokmuş. Üstelik aşkı anlatmış usta. Sözsüz aşkı. Sözsüz aşkı sözle anlatmış, gelincik kokusu katarak: “Göz göze geliyoruz. Susuşumu kavramaya çalışıyor. Nereye bakacağımı kestiremiyorum. Bir şey söylemeli, soru işaretlerini dağıtmalı. Boyuna kaçırıyorum gözlerimi. Daha açık davransam, daha dürüst, daha içten…”

Gelinlik Kız. Selim İleri için burjuva yazarı tabiri kullanıldığına şahit olmuştum. Öyle olsa bile bu bir yazarı iyi ya da kötü yapamaz. O zaman Proust da burjuva yazarıydı. O da çünkü İleri gibi konaklarda geçen yaşantıları işliyordu. Söz konusu yaşantıda dert yok, tasa yok diye bir şey de söyleyemeyiz. Selim İleri’nin tüm kadınları misal hüzünden payını alıyordur. Veyahut İncila’nın yaşadığı hayal kırıklığına benzer bir durumu işçi sınıfının kadınları yaşamıyor mu?

Ayrılık Var. Hadi diyelim burjuva yaşam tarzını işliyor İleri. (Bana göre aristokratik yaşam tarzını daha çok işliyor.) Peki bu yaşantıyı tamamen baş tacı mı ediyor? Hiç öyle bir şey diyemeyiz. Bu sınıfın evliliğe olan bakış açısı eleştiriliyor. Evlilikler genelde mantık evlilikleri zaten. Eşler ve sevgililer… Bir Madame Bovary bile olamıyoruz…

Bütün İstanbul Bilsin. Eski İstanbul. Yenilense bile eski alışkanlıklar devam ediyor. Devam ettirenler var. Lütfi Bey’in güvercinleri ile kurduğu ilişki. Yemekler, yiyecekler sanki bir başka güzel. Kekikli külbastı, biber turşuları… İşine dört elle sarılan insanlar. İş hayatı. Söz gelimi macuncu Ramiz Usta. Ona söylenebilecek en kötü şey ürettiği yiyeceğin lezzetsizliği olabilir. Bunu düşünerek hareket ediyor Ramiz…

Erişmez Nevbahar. Okullarda anahtar sözcüklerle hikaye yazdırmak gibi bir etkinlik vardır. Edebiyatçılar böyle şeyler denerler mi bilmiyorum. Selim İleri’nin bu öyküsü bu dediğime örnek gibi. Köşk, konak, yalı, biblo, gramofon, erik ağaçları vs.

Sizinle İğrenç. Şeylerin dünyasında yolculuğumuz devam ediyor. Yine ortalığa dökülmüş envai çeşit eşya. Kemal diye biri var öykülerde. Bazılarında ismi zikredilmiyor ama sanki tüm öykülerin baş karakteri bu arkadaş. Bu sefer Belkıs yengesiyle olan hikayesini anlatıyor bize. Anlatmıyor sanki izlettiriyor. Öyküyü biz artık bozulmaya yüz tutmuş bir video kaydından izliyor gibiyiz. Ses yok. Hafif karıncalanma var. Ama o büyükadanın sahili, plajları ve her ikisinin eski moda mayolarla görüntüleri belleğe kazınıyor gibi.

Elbise Haritaları. Birsen Yenge yok, Funda abla var. Küçük Kemal ile Funda Ablanın dostluğu… Funda ablanın işi örmek, dikmek, işlemek. Poplinler, dantelalar, basmalar ile alabildiğine kederli gözler. İşte Funda Abla…

Kırık Minyatür. Çiçek açmış yasemin kokulu genç kızlar. Çiçekler ve kızlar. Türlü türlü çiçekler; leylak ve mimoza… Genç kızların elinde…

Mecnunu Çok Dağlar. Her şey yozlaşmış, kokuşmuş evet. Köşklerin yıkılması bu bakımdan sembolik bir anlamı vardı. Yani bozulan insan ilişkileri. Diyor zaten Kemal, “Gönül bağlarımızı en kötü ipliklerle dokumuşuz.” Kitabın adı da eleştirellik taşıyor bu bakımdan. Artık birbirimizi tanıyamaz hale geldik. Leyla’nın Mecnun’u tanımadığı gibi. Kılığımız da bozuldu…

Dostlukların Son Günü. Dost acı söyler ama hep de acı söylememeli. Sürekli eleştirilmek ve gölgelenmek yerli yersiz en uzun süreli dostlukları bile bitirebilir. Burjuva yalnızlığı denilen tam ne idüğü belli olmayan bir şey için üstelik…

Kuşlar mı Konar. İlk öykülerdeki tarz ile son öykülerdeki ile aynı değil. Son öyküler daha düz ama daha lirik. Bu öyküde olduğu gibi şarkı kıvamında. Bir dram var. Acı ve mutluluk bir arada anlatılıyor…

Reklamlar