Küçük Ağacın Eğitimi

Gölge Konuşuyor:

Kitabı taze bitirdikten sonra kitaptan uyarlanan filmi izlediğim için biraz değişik bir okuma oldu. Aslında sadece kitabı yorumlayacaktım ama bu şekilde hem kitabı, hem filmi yorumlayacağım. Biraz da her ikisini kıyaslayacağım. Her ne kadar bir uyarlama da olsa filmin biricikliğini teslim ederek yapacağız bunu. Film romana ne kadar uymuş, niye uymamış gibi sorular sorabiliriz ama amacımız hesap sormak değil. Öncelikle bence yönetmenin romana birebir sadık kalacağım anlayışı gereksizdir ve yanlıştır. Yönetmen romandan çıkarabileceği senaryoyu düşünmelidir. Gören de yıllardır sektörün içinde diye düşünür ama benim amacım film yönetmenine ders vermek değil, benim amacım romana bağlı kalmadığı filmciye kızan arkadaşlarıma seslenmek. Arkadaşlar roman edebiyatçının, film ise yönetmenindir. Lütfen kıyaslamalarımızda ölçüyü kaçırmayalım. Evet mesela filmin yönetmeni bazı bölümleri işleyip yerine başka sekanslar koymuş. Bazı karakterler yok ama yeni karakterler yaratmış. Bence yapması gereken de bu zaten.

Romanın pastoral havası filmde yok mesela. Romandakiler doğada daha çok zaman harcıyorlar. Ama film düşük bütçeli gibi. Ama yine de adam dar imkanlarla iyi şeyler başarmış. Bazı oyuncular gerçekten oturmuş. Özellikle büyükanne karakteri. Ve çocuk karakterler. Küçük Ağaç iyi ama beni asıl etkileyen Wilburn karakteridir. Wilburn’un bir çocuk olarak savunmasızlığı içimi acıttı, özellikle filmde. Bunun yanında köpek kahramanlar hem filmde hem de romanda harikalar yaratıyorlar. Romanda Söğüt John (filmde Willow John) karakterini kim canlındırabilir diye sorsaydılar bana, ben de Graham Greene derdim. Benim saygı duyduğum bir karakter tipidir Graham Greene’in canlandırdığı bu karakter standart olsa bile. Cheif Dan George geldi aklıma birden, duayen odur aslında. Bütün Kızılderili şefi karakterlerini canlandırmış olan değerli şahsiyet…

Roman, büyükbabanın yetmiş yılını ve aynı zamanda da büyükbaba özelinde Kızılderili halkının makus kaderini işlediği için “nehir roman” statüsüne koyabiliriz. Geçmişe gidiş gelişler var, hem büyükbaba sayesinde bir melez olarak tüm yaşamı boyunca çektiği eziyeti hem de Söğüt John sayesinde Çerokilerin beyaz adam ile mücadelesine şahit oluyoruz.

Gelelim romanın eleştirdiği iki noktaya birincisi beyaz adamın kıtayı nasıl talana çevirdiğini göstermesi. Öyle büyük katliamlardan bahsedilmiyor ama Çerokilerin adam yerine konulmamasını çok güzel veriyor roman. Zaten hikaye bin dokuz yüz otuzlarda geçiyor, hani neredeyse artık soykırımın net olarak dillenddirildiği bir zamana denk düşüyor. Küçük Ağaç’ın ailesi son Çeroki gibi. Amerikan western filmleriyle büyüyen biri olarak bize vahşi olarak lanse edilen kıtanın kadim halkı için bugün bile yas tutulmaması halen o günkü zihniyetin ortalıkta dolaştığını göstermekte. Bugün Yahudilerin kendilerine yaptıkları katliamı her fırsatta dillendirdiğini düşündüğümüzde acımız katlanıyor.

Bir diğer eleştiri ise eğitim sistemine, okula yapılan. Romanın otobiyografik bir eser olduğunu düşündüğümüzde romandaki Küçük Ağaç’ın aldığı eğitimin esaslı bir eğitim olduğunu söyleyebiliriz. Ama iki türlü eğitim var biri büyükbabanın yanındaki eğitim, diğer Amerikan eğitim sistemi. Amerikan okullarının, genelde de okul mantığının insanları bir tevsiyeci, tornacı mantığıyla nasıl kalıba soktuğunu Forrest Carter ya da Küçük Ağaç bize çok güzel anlatmış. Tabi Türkiye’de eğitim denince hangi testten kaç net yapıldığına bakıldığı için büyük çoğunluk Küçük Ağaç’ın büyükbabanın yanındaki eğitimi bir anlam ifade etmiyor. Bana sorarsanız meslekten biri olarak asıl eğitim hayatın kendisinde,kırda, doğada gerçekleşiyor. Büyükbabanın deneyimle sabitlenmiş bilgeliği, çocuğun okul tarafından götürülmesine izin verilmemesi gerektiğini düşünüyor, özellikle romanda. Ama tabi sınavın bizim gerçekliğimiz olduğunu düşünen veli, öğretmen ve öğrenci güruhuna bunu anlatmanız zor. Mesela beni şu anda doğaya koyarsanız yaşam şansım zor. Mesela ben Küçük Ağaç gibi zehirli sarmaşıkları tanımıyorum…