Huzursuzluğun Kitabı

Gölge Konuşuyor:

Kitap okumak için korunaklı kalesine sığınmış okuru öyle onore ediyor ki Pessoa, ister istemez bu kitabı baş tacı ediyor okur. Aslında soğuk bir kitap Huzursuzluğun Kitabı. Ama yazılanlar o kadar gerçekti ki, mutlu olduğum ya da mutlu olduğumu sandığım zamanların ve özgeci bir tutum sergilediğim zamanların riyakarlık kokup kokmadığını düşünmeye başlayacaktım neredeyse. Ve istemeye istemeye anlatıdaki ya da romandaki karakterin ruh ikizim olduğunu düşündüm.tara0004

Çilecinin yanında roman okurunun en mutlu insan kategorisine girdiğini söyler Pessoa. Bu ikiliye bir de köylü eşlik eder. Köylü deyince ben de irkilmiştim biraz.  Köylü ölmeksizin uyuduğu için mutludur.

Sabahtan akşama kadar çalışmak, yorgun düşüp hiçbir şey yapmadan zıbarıp yatmak. Bu kitap buna karşı çıkıyor. Gerçi anlatının kahramanı uykusunu alamayan biri değil. Alabildiğine uyuyan biri. Hatta bu söylediklerini de uyku ile uyanıklık arası durumlarda sayıklıyor. Galiba onun için en önemli şey düş kurmak. Düş dünyasında oyalanmak. Düş dünyasında oynamak. Bunu yazıya dökmek… “Düşlerimdeki insanlar bana daha yakın...” “Kimi metaforlar sokakta yürüyen insanlardan daha gerçektir.”

Condillac’tan esinlenerek Pessoa, insanın sadece kendisi olabileceğini, kendisinden vazgeçip bir başkası olamayacağını söyler. Şimdinin popüler tabiri empatinin geçersizliğini ilan eder. “Asla kendimizden yelken açamayız. Asla bir başkasına varamayız, bunun tek istisnası, düş gücüyle kendimizi başkalaştırdığımız, kendi kendimizi hisseder hale geldiğimiz durumlardır. Gerçek manzaralar bizim yarattıklarımızdır, çünkü onların tanrısı bizizdir ve gerçekte oldukları gibi, yani yaratıldıkları gibi görürüz onları.”

Çok insan gördüm, emekli olduğu halde can sıkıntısından çalışmaya devam eden insan, üstelik paraya ihtiyacı yokken. Benzer duyguyu romanın kahramanı yazma edimi için yaşıyor. Yazarken düş kuran biri. Ve düş kurmayı esas yaratım olarak düşünen biri. “Ayrıca, tam da hiçbir şey hissetmeme halinin içinden çekip çıkardığım ne sahici heyecanlar, ne samimi duygular vardır.”

Biz insanlar kendimizi olduğumuzdan daha mı yüksekte görüyoruz? Bir yanılsama içinde miyiz? Türümüze karşı çok acımasız Pessoa. “İnsanoğlunun sürdüğü hayata alıcı gözle baktığımda, hayvanların hayatıyla arasında hiçbir fark göremiyorum. İnsanlar da hayvanlar da bilinçsizce olayların ve dünyanın ortasına fırlatılıvermişler; bazen biraz durup gönül eğlendiriyor; her gün aynı organik çevrimi tamamlıyor, düşündüklerinin ötesinde hiçbir şey düşünemiyor, yaşadıklarının ötesinde hiçbir şey yapmıyorlar. Kedi güneşte yuvarlanır, oracıkta uyuyakalır. İnsan karman çorman hayatın içinde yuvarlanır oracıkta uyuyakalır.

Umut-umutsuzluk ikileminde Nietzsche gibi düşünmez Pessoa, ama Nietzsche’nin karşısında da yer almaz. “Kimileri, umutsuz yaşanmaz, der; kimine göreyse umut varken hayat bomboş kalırmış. Bugün ne umut besleyen, ne de umutları kırılan biri olarak bana göre hayat, benim de dahil olduğum basit bir çerçevedir, sırf göz zevkine hitap eden, belli bir konusu olmayan bir gösteri gibi izlerim….

Kitaba neden Huzursuzluğun Kitabı denildiğini anlamadım. Adam gayet huzurlu görünmektedir. “Bugün kendi dinimde münzeviyim. Bir fincan kahve, bir sigara, bir de düşlerim; göğün, yıldızların, işin, aşkın ve hatta güzelliğin ya da ihtişamın yerini gayet rahat doldurabilir. Deyim yerindeyse, hiçbir uyarıcıya ihtiyacım yok. Ben afyonumu, kendi ruhumda buluyorum.

Bu ruh animizm kokuyor bence. “Ama hepimiz alt kademeden hayvanlarız – konuşmak, düşünmek birer yeni içgüdü sadece, üstelik yeni oldukları için ötekiler kadar sağlam da değiller. Filozofun o güzelim, o sapma kadar doğru cümleside genişler bu durum karşısında ve ben derim ki, Tanrı her şeyin ruhudur” Enel-hak ve Vahdet-i Vücut esintileri de vardır sanki bu son cümlede.

Kendisine bir tanrısallık mı bağışlıyor ne? “Benim ahlakım ya da metafiziğim, başka bir deyişle varlığım işte budur: her şeyden ve bizzat kendi ruhundan tamamen geçmiş biriyim; hiçbir şeye ait değilim, hiçbir arzum yok, hiçbir şey değilim- insanlara ait olmayan birtakım duyumların soyut merkezi, yere düşmüş, yüzü dünyanın zenginliğine dönük hassas bir aynayım.”

Özgürlüğe önemli bir değer atfedilir. “Özgür doğmak insanın en yüce özelliğidir; mütevazi bir keşişi krallara ve hatta hak ettiği halde özgürlüğü küçümsemeksizin, güçlü oldukları için kendi kendine yeten tanrılara üstün kılar.”

Yazmak bir şenliktir. Yazmak hayatın anlamıdır. “Kelime kelime, upuzun, kusursuz cümleler yontuyorum, birtakım dramlar, entrikalar örüyor, sonra bunları dört dörtlük yapılar olarak zihnime yayıyar; uçsuz bucaksız şiirlerin her zerresinde, ölçülü, söze dökülmüş o coşkuyu hissediyorum, nefis bir taşkınlık, görünmez bir köle gibi alacakaranlıkta peşim sıra geliyor.”

Dünya düzenine karşı hep bir küçümseme vardır. “Bütün eylem adamları patronum Vasques’e benzer -fabirakaları, ticarethaneleri yönetenler, politikacılar, askerler, dinsel ya da toplumsal idealleri olanlar, büyük şairler, büyük sanatçılar, burnunun dikine giden güzel kadınlar, şımarık çocuklar. Hissetmeyen yönetir. Sadece kazanmak için gerektiği kadarını düşünen kazanır.”

Bir noktadan sonra artık yorulduğunu düşünüyor; düşünmekten, düşlemekten, yazmaktan ve hatta yaşamaktan. “Ne uzun yaşadım, hiç yaşamaksızın! Ne çok düşündüm hiç düşünmeksizin! Durgun şiddetlerle, kıpırdamadan aşılmış serüvenlerle dolu dünyalar çöküyor üstüme. Hiç sahip olmadıklarıma ve asla olmayacaklarıma doydum artık, var olmayan tanrılardan bitkin düştüm. Hiç girmediğim bütün savaşların yaraları var üzerimde. Sarf etmeyi hayal bile temediğim çabalar, etimi bitap bıraktı.”