Pazartesi Cumartesiden Başlar

Gölge Konuşuyor:

Yaygın inanç bilimin büyüyle tezat oluşturduğu. En azından bizim rasyonalist sekülerler böyle düşünür. Onlara şiddetle bilim-kurgu okumalarını öneriririm. Bu sayfalarda Arthur C. Clarke’tan referansla bahsetmiştim. Clarke’ın “yeterince ilerlemiş bilim büyüden ayırt edilemez” sözünü de bayrak yaparak. Romandaki bilimsel mucize bahisleri de Clarke’ı destekler cinsten. Önsöz ve sonsözde de büyünün bilim-kurgu açısından ne derece elzem olduğu belirtilmiş. Ben de bu konuyu kısa kesiyorum.

Söylenenler bir derece haklı aslında, işin büyü kısmı okumayı zorlaştırıyor. Ama benim gibi “Neler oluyor?” inadıyla üzerine üzerine gidilirse okuma keyifli de olabilir. An itibarıyla sonlandırdığım okumadan keyif aldım. Tam olarak anladım diyemem. Anlamış da olabilirim. Yani bissürü “saçma” ve “anlamsız” şey söyleniyor ama sonradan söylenenlerden somut çıkarımlar yapılıyor. Cinlerden, perilerden bahsedilirken nasıl oluyor söz Lavosier, Maxwell, Lermontov’a geliyor. Aslında romanda söz konusu edilen Saşa Privalov’un da mini sözlüğünde bahsettiği cin (Maxwell Cini) termodinamiğin ikinci yasasının gerçekleşmesinin önündeki engeldir. Buradan Maxwell’in matraklığına şahit olurken çeşitli analojilerinde bilimin seyrini belirlediğine şahit oluruz. Ne var ki, önsözde de belirtildiği gibi “büyü her türlü sistemleştirmeye meydan okuyor.” Bu özellik okumayı zorlaştırırken yine buradaki akıldışılık Sovyet dönemi kurumlarını da ayna tutuyor.

Bir eleştiri var sanki tüm bu cümbüşün ortasında alttan alta hissedilen. Bu eleştiri bilimden çok iktidarın ve konu ile ilgili kanaat getirenlerin bilimsel determinizmine. Deney üstüne deney yapan Profesör Hopgeldio’nun “mutluluk, mutsuzluğun olmaması” şeklindeki postülasının bize düşündürdükleri eleştirinin uzandığı alanları işaret ediyor. Aklın özgürleşmemesi de Montesquiue örneğinde verildiği gibi bilimi de zorba sistemlerin hizmetine sunuyor, batıla araç ediyor…

Romanda epeyce konu olan bir ortaya kaybolup bir ortaya çıkan divan örneğinde olduğu gibi daha önce böyle şeylerle karşılaşmamış olan hikaye anlatıcısı Saşa için de merak konusu. Cebindeki beş ruble ile pazarda tüm olasılıkları denedikten sonra, her alışverişten sonra cebinden yeniden çıkmasını büyüyle değil deneyle açıklıyor olması ikna edici olmasa da eğlendirici. Ama önsözde eleştiriden ziyade taşlama lafı kullanılmış. Buna Privalov’dan da destek var sanki: “… meslekten yazarlar, mütemadiyen, sanatsal hakikat denilen şeyi olgusal hakikat denilen şeye tercih etmektedirler. ” Hopgeldio demişken roman orjinal aslındaki komik soyisimler Türkçeleştirilerek verilmiş: Boynuzluov, Münzevilov, Hopgeldio. Sanırım bu durum çevirmenin marifeti.  Sadece bu değil bazı sayfalarda yer alan küçük görseller de okumaya katkı sunuyor.

Büyüyle ve bilimle yaratılan dünyanın yer yer hayal gücünün sınırlarını zorlaması da okumayı zor ama keyifli hale getiren durumlardan. Yukarıda bahsettiğimiz “divan” ve “beş ruble” davaları buna örnekti. Bunun yanında kedi olduğu düşünülen ağaçtaki siluetin balık davranışı göstermesi, bir kezzaptan bir Jungtan bir fillerden bir Upanişadlardan bahseden penceredeki sesin söylediklerinden bütünlük oluşturma çabası, kendi kendine yürüyen çizme ve görünmezlik pelerini, kahramanımızın tekir ve turnabalıklarıyla sohbetlerinde söylenenlerin tutarsızlığı gibi örnekler…