Ziyafet

Gölge Konuşuyor:

Gurme ile edebiyatçının bir noktada buluşması sürpriz olmasa gerek. İkisi de zevk sahibi, ikisinin de estetik kaygıları vardır. Sadece mevcut tatları zenginleştirmekle kalmıyor yeni tadları keşfe çıkıyorlar. Reçel adlı öyküdeki hanımefendi “Kivi reçeli mümkün müdür?” diye soruyor. Kitabın yazarı Güzin Yalın zaten bir yemek yazarı, bir gurme. Kurmacada çok yeni olmasına rağmen kurmacanın inceliklerini bildiğine şüphe yok. Ayrıca kitabın çıktığı Ruhun Gıdası Kitaplar adlı çok özel yayınevinin de editörü. Yemekle ve edebiyatla arası iyi olanlara gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir yayınevi. Söz konusu yayınevinden daha önce  Tuzun Kitabı adlı çok özel romanı okumuştum.

Öykülerin başlıkları Bakkalcı Sepeti, Reçel, Bonfile, Çorba, Menemen, Ziyafet, Fırıncı, Aşure, Kestane Kebabı. Yer yer öyküler yemek tarifi gibi gelebilir ama edebiyat tadı katılmış öyküler bunlar. Yer yer de bildik öykü havasında ama çeşitli yiyeceklerin koku ve tadlarını duyumsadığınız öyküler. Bu tür öykülerin acıktırması da gayet normal.

Özel tadlar sayesinde yaşama, geleneğe, geçmişe, şehre açılıyoruz. Bakkalcı Sepeti adlı öykü, ömür boyu süren umudun hiç yok olmadığı karşılıksız bir aşk hikayesi. Nermin’in trajikomik hikayesi tebessüm ettirirken hüzünlendiriyor.

Mutfağı sadece kadını hapseden bir mekan olarak düşünmenin yanlış olduğunu söylüyor öyküler. Reçel, Çorba ve Aşure adlı öykülerdeki kadınlar için mutfak bir sığınak ve bir özgürlük alanı.

Birlikte yeyip içme deyiminin de içi dolduruluyor öykülerde. Ziyafet ve Fırıncı adlı öykülerde bunu fazlasıyla hisssediyoruz. Gerçekten birlikte yeme içme dostlukların oluşmasına vesile oluyorken, bu dostlukların daha kalıcı hale gelmesine de katkı sağlıyor.

Geçmiş ve gelenekle kurulan ilişkide sanki dejenerasyonun yemeklerde de sürdüğü ifade ediliyordu. Halepli Abdullah ustanın simit ve açmalarının tadı yok artık. Aşure’nin doksanlık hanımefendisinin artık beğenilmeyen aşuresinde de ağzımızın tadının bozulduğuna dair işaretler var.

Şehir ile kurulan ilişki de hüzünlendiriyor gerçekten. Salah Birsel, Ahmet Rasim ve Selim İleri’den sonra Güzin Yalın da İstanbul için ne şehirmiş dedirtiyor. Bu bir zamanlar tarçın ve zencefil kokan şehrin ölümüne ağıt yakılıyor sanki…