Yakındaki Uzak

Gölge Konuşuyor:

En çok kayısılar ve aynalar ile ilgili olup, bunun yanı sıra bissürü başka şeyle ilgili denemeler toplamı. Konuşan Rebecca Solnit’in kendisi. Ne görmüşse onu anlatıyor. Boşuna görmüş demiyoruz, çünkü yazar gezip gördüklerini (ya da duyduklarını) anlatıyor. Bir gezi yazıları kitabı olarak da okunabilir ama amaç gezi yazısı yazmak değil. Gezdiği yerleri kronolojik bir sırayla anlatıp anlatmadığından emin olamıyoruz zira. Anlatı laf lafı açıyor tarzında işliyor. Amaç gördüğü yerlerin nasıl büyüsüne kapıldığını göstermek diyor ama tam öyle değil. Gezip gördüğünü değil  sadece, gezip duyduğunu da anlatıyor yazar. Bu açıdan okuduğumuzun bir edebiyat metni olduğunu da çok rahat söyleyebiliriz. Bunun yanında Solnit hikayelere kendi bakış açısını da katıp fikirler üretiyor. Bu sefer de  okuduğum bu şeyi felsefe kategorisine sokuyorum. Yani diyorsun ki ne ararsan var kitapta. Evet her açıdan doyurucu ama yer yer ağzımda kişisel gelişim tadında nahoş bir tat bırakmadı da değil. Anlatacaklarım bu kadar ama konuşmanın sonraki kısmında söylediklerimin detaylarına ineceğim bir miktar…

Toplam on üç bölüm var kitapta. Kitap başladığı yere dönüyor ve aynı başlıkla anılan bölümlerden iki tane var.  Mesela ilk ve son bölümün adı Kayısılar; ikinci ve sondan ikinci bölümlerin adı da Aynalar. Sadece ortadaki üç bölümün adı farklı: ilmek, düğüm ve çözülen. Tüm bunlar yazarın söylediklerinin bir bütünlük içinde söylendiğinin anlatma çabası aynı zamanda.

Sanırım orta yaşlı birinden dinliyoruz söylenenleri. Bir annesi var ama, çocukları olup olmadığını öğrenemiyoruz. Anne ile kızın ilişkisi yaygın olmasa da sık rastlanan bir ilişki. Kıskançlık var sanki. Anne kızını kıskanıyor. Bir çok romanda böyle anne karakterleri var. Gerçek hayatta da rastlanıyor bu tip anneleri. En azından benim tanıdığım var. Kızından daha güzel olduğunu göstermeye çalışan, bu sebeple de bazen kızını aşağılayan…

Bu durumda anne ile kızın hikayesi kah Frankeştayn’ın yaratıcısı Mary Shelley’in hayat hikayesine; kah Binbirgece Masallarına ve buna bağlı olarak Şehrazat kendi öz hikayesine; kah İzlanda ve Grönland’ta anlatılan bazı efsanelere, kah sanat, hayat ve zaman bahislerine bağlanıyor. Yazarın bunu ustalıkla bağladığını söyleyebiliriz. Çünkü bunu çok da hissettirmeden, kaş ile göz arasında yapıyor.

Bu arada bahsi geçilen soğuk ülkeler de kitaba ayrı bir tad veriyor. Aslında yazar bu coğrafyalarda bulunma sebebinin beyazlığa ve buza (Buz adlı iki bölüm de var) olan tutkusu olduğunu söylüyor ama söz konusu coğrafyalarda kendisine anlatılan efsanelerin öyle etkisinde kalıyor ki, mecburen karı ve buzu kısa geçiyor. Gerçekten anlatılan efsanelerin Solnit ile birlikte benim gibi düzenli okuyan birinin hiç karşısına çıkmaması ilginç. Clarisa Pinkola Estes bile bu hikayeleri duymamış ki o ünlü Kurtlarla Koşan Kadınlar’da hiç bahsi yoktu.

Son olarak da oldukça ilgimi çeken bir okur ve yazar olmanın nemenem bir şey olduğu hakkındaki bahislere değinelim. Şunu da itiraf ediyor hatip: Her ikisi de bir takım yamaları kapatmaya yarıyor, atfeddilen değerden başka. Yazarak ifadenin çoğunlukla konuşarak ifadenin zorluğu nedeniyle onun yerine geçtiğini ifade ediyor yazar. Okur olmak da kimi zaman gündelik olana karşı bir kibre dönüşmüyor değil…

Tadımlık;

Yazmak herhangi birine söylenmeyecek şeyleri hem hiç kimseye söylememek hem de herkese söylemektir. Ya da daha doğrusu yazmak, söyleyebileceğin herhangi biri olmayan şeyleri belki okuyacak olan o hiç-kimseye söylemektir. Öyle ince, öyle kişisel, öyle bulanık şeyler ki, normal olarak en yakınlarıma bile söylemediğim şeyler. Ne zaman yüksek sesle söylemeyi denesem dilimin pelteleştiği ya da yakınlarımın kulaklarının duyup anlamak için fazla kısakaldığı şeyleri tamamen yabancılar okusun diye yazabilirim. Söylenmeyenler, yazmanın sessizliği içinde yabancılara söylenebilir olur ve okumanın yalnızlığı içinde işitilir. Yazmanın paylaşılan yalnızlığı mıdır bu acaba, ayrı ayrı hepimizin toplumdan, hatta iki kişinin oluşturduğu bir toplumdan daha derin bir yerde bulunuyor olmamız mıdır? Neredeyse yüksek sesle söylenemeyecek kadar uzun ve ayrıntılı şeyleri ifade ederken parmakların başardığını dilin becerememesi midir?