Kaybolma Kılavuzu

Gölge Konuşuyor:

Bu okuduğum üçüncü Rebecca Solnit kitabı. Onun yazdıklarını seviyorum. Başka türlü bakıyor olaylara. Beni şaşırttığa anlar çok oluyor: “Böyle mi gerçekten?” “Hiç aklıma gelmezdi!” türünden tepkiler veriyorum bu yüzden. Ama işte okunuşu pek zevkli değil. Nasıl söylesem? Belagat yok, retorik yok, yazar hatip değil. Biraz süslese yazdıklarını çok daha iyi olur. Şunu söyleyeyim okuduğum üç kitap ( diğerleri Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ile Yakındaki Uzak) arasında birinin diğerine bir üstünlüğünü göremedim. Aynı kalemden çıktığı da malum.

Buradaki kaybolma hem gerçek anlamıyla hem de bir metafor olarak kaybolma. Buradaki kaybolma ne olursa olsun kaybolma isteğidir. Solnit’in biraz da Walter benjamin’den yardım alarak açıkladığı gibi. “Kendini kaybetmek sadece keyif veren bir teslimiyet değildir; kendi kollarında kaybolup gitmek, kendini dünyanın akışına bırakmak, tüm varoluş kaygılarından bağımsız bir biçimde akan zamanın içinde erimek demektir. Ancak böyle bir durumda, o zaman dilimini kuşatan her şey geriye çekilebilecektir. Benjamin’in kavramlarını kullanırsak, kaybolmak tüm varlığınla orada bulunmaktır ve tüm varlığınla orada bulunmak, belirsizlik ve gizem içinde kalabilme kapasitesi gerektirir. Dolayısıyla kimse kaybolmaz. aslında; insan ancak kendini kaybedebilir. Bu bilinçli bir tercihtir, seçilmiş bir teslimiyet ve coğrafya aracılığıyla ulaşılan ruhani bir tasarruftur.”

Bu anlamda ha şehirde kaybolmuşsunuz ha ormanda hiç farketmez. Yazar girizgahı ilk sarhoşluk deneyimiyle yapıyor, ilk kaybolmasını anlatıyor dolayısıyla. Bu sevgilinin kollarında da olabilir. Ve kitapta sayısız örnek var. Yer yer de bu kadar örneğe ve bu kadar ayrınıtılı anlatıma gerek var mıydı diye düşünmeden edemiyor insan.

Sonuçları açsından da kaybolma mercek altına alınıyor. Kaybolmanın her daim pozitif sonuçlar doğuracağını söylemiyor. Örneğin yabancılaşma gibi bir sonucu olabilir ve buna örneklendirmeler çok kitapta. Ama benim aklıma Tatar Çölü’nün Giovanni Drogo’su geldi hemen. Evet o kadar özlediği yere döndükten sonra o özlediği her şeyin kendine yabancılaştığıni gördüğü ve romanın büyüklüğünün belki de en önemli sebebi olan o yabancılaşma. Elimdeki kitapta ise bu bazen geriye dönüşe ret şeklinde bir sonucu da olabilir.

Ama kitabın en zevkli ve en edebi bölümleri Mesafenin Mavisi adlı ara bölümleridir bence. Mavinin bu kadar çok şeyi sembolize etmiş olması bana şaşırtıcı geldi gerçekten. Uzaklığın, mesafenin, yalnızlığın, hasretin, hayalperestliğin, melankolinin, arzunun rengi mavi.