Lütfen, Sessiz Olur musun, Lütfen?

Gölge K0nuşuyor;

Fil‘e göre biraz daha sıcak samimi bir giriş yapıldı. Şişko‘da iki kişiden biri diğerine, bir başkasını anlatıyor, öykü sonuna kadar da böyle devam ediyor. Devam ediyor etmesine de anlatanın en sonunda anlattıklarının yavanlığı üzerine midir nedir bir tür pişmanlığı var sanki. Komşular’da insanın yaşadığımız dünyada kendi konumunu belirlemek üzere kendini başkasıyla kıyaslaması…

Olacak İş Değil‘de hiçbir sürpriz yok aslında, ama anlatıcı karakterin şaşkınlığını da anlamak lazım. Yani çok sevdiğiniz bir arkadaşınız var ama, onu kıskanıyorsunuz da. Onun daha fazla şeye sahip olmasını istemiyorsunuz… Onlar Senin Kocan Değil gülümsetirken çok rastlanan ama öyküsüne pek rastlamadığımız kıç büyüme sorunu yani artık kilo almaya başladığınızın göstergesi. Kısmen de yaşlılık belirtisi…

Aslında adamların adı Arnold ya da Clara olmasaydı öykülerin bazılarının Türk öykücülerin kaleminden çıktığına inanacağım. Karakterler birbirlerine misafirliğe geldiklerinde “lanet herif kendine bir içki al” deme yerine “bir çay koyayım” diyorlar. Aslında Sen Doktor musun öyküsü bizden bir şeyler sunuyor sanki ama evrensel bir soruna değiniyor. Bu sorun yalnızlık. Ve teknoloji toplumunda ne derece kanamalı olduğunu gösteriyor. Baba adlı öyküde yine bizim sıkça yaptığımız gibi bir aile ferdinin en çok kime benzediği (anasına mı babasına mı vs.)  benzediği konusu üzerine konuşuluyor…

Balığa gitmek nedeniyle okulu asmak insanların büyük çoğunluğuna doğru gelmezken, bunu rutinden kurtulmanın yolu sayıp macera yaşayanlara ne demeli? Kimse Bir Şey Söylemezdi öyküsü olmazdı o zaman. Edebiyat olmazdı… Bu en son hakkında konuştuğum öykü ile Yirmi Beş Hektar adlı öykü önceden okuduğum Amerikan öykücülüğünün tipik örnekler sanki. Özellikle toprağa olan bağlılığın olduğu bu ismini zikrettiğim son öykünün karakterleri Faulkner’ın taşra karakterleri ile statü kaybeden feodal beylerini andırıyordu…

Alaska’da Ne Var? adlı öyküde nargile içen çiftleri görünce artık bir sonraki öyküde altın günü düzenlenirse şaşırmam dedim. Bir sonraki öykü Akşam Okulu‘nda dediğim şey olmadı ama beni gülümseten bir öyküydü. Bana orjinal geldi. İşini, eşini ve arabasını kaybeden bir şahsiyet barın birinde muhabbet etmeyi seven iki kadınla karşılaşırlar. Kadınlar hemen muhabbeti kurarlar karşılarındaki yabancıyla yüzlerindeki müstehzi ifadeyle. Ama burada yine Arthur ve Clara’nın hikayesindeki o kanayan yara yine karşımıza çıkıyor…

Amerika’nın Edgar Allen Poe, Mark Twain, Nathaniel Hawthorne gibi klasik öykücülerinin olduğunu biliyoruz. Temel sağlam yani. Ama O’Henry gibi klasikleşmiş biri de var.  İşte Koleksiyoncular adlı öykü O’henry-Çehov tarzı biraz. Yanlış anlamalar, gerçek niyeti gizlemeler, beklenmedik tokatı vurmalar… Ne Yapıyosunuz San Francisco’da ise gerilim tuzu olan tek öyküydü sanki. Yeni taşınan esrarengiz komşu kahramanımız tarafından aranan bir katile benzetilmişti ama yine de yanıldığını düşünüyordu. Dostluk elini uzatmıştı ama yeni komşular pek aceleci davranmıyorlardı. Posta kutularını yenilememeleri onda şüphe uyandırdı mı acaba?

Modern insanın mutluluk takıntısı başına beladır çoğunlukla. Kendini yaşamın suyuna bırakma yerine ben mutlu muyum, mutlu değil miyim ikileminde kalması saçma. Bu da insanların risk almamasını ve sürekli belli bir düzen içinde yaşamasına neden olmuş. Öğrencinin Karısı adlı öykünün başındaki romantizme diyecek yok. Ama galiba sorun çiftlerin bunun mutlak mutlulukları olduğuna inanmalarıdır… Bir sonraki öykü Kendini Benim Yerime Koy’da tüm riskleri alıp yaşamın içine dalan bir çift vardır. Ama gerçekler acımasızdır, çaresiz kaldığımız çok şey vardır. Yetersizliklerimiz anında yüzeye çıkıyor böyle zamanlarda…