Sabit Tutku

Gölge Konuşuyor;

Philippe Sollers’in hoşsohbet olduğuna şüphe yok ama romanının nereye akacağı belli değil. Bu derece amaçsızlık da benim gibi eski kafalı klasik okurların dikkatini dağıtıyor.  Kitabın herhangi bir bölümünü açsanız, alıntı yapsanız, hoş bir roman olduğu su götürmez bir gerçek diye düşünebilirsiniz. Dediğim gibi benim gibi eski kafalılar bu gibi romanlara  hak ettiği değeri vermez; neymiş, giriş-gelişme-sonuç yok, falan filan.  Sonunda ne olur diye bir düşünce de oluşmaz zaten, çünkü roman küçük küçük öykülerin bir kolajı sanki. Bu tür anlatı bazen de, yerini sokratik diyaloglara bırakıyor…Orhan Pamuk böyle konuştuğumu duysa ‘geri zekalı’ diye mırıldanırdı herhalde… Evet sayın Pamuk sizin Tristram Shandy’nizin ruhu  bu romana da sızmış. Ama ne yapalım ki zeka bağışlanmış bişeydir…

Biraz zorlama bir yorumla yazarın arafta kalmayı tercih ettiğini, benimsediğini söyleyebilirim. Hem Çin felsefesindeki Yol (Tao)’nun işaret ettiği ve Herakleitos’ta ete kemiğe bürünen değişimin diyalektiğinin hakkını veriyor hem de nesnenin bir özü olduğunu, bu özün değişmez, sabit kaldığını  ve buna bağlı kalmak istediğini dile getiriyor.Sözü biraz değiştirip  söylersek: Arafta kalan bertaraf olur…

Kitabın Sayfalarından;

Büyük Çin klasiği Yolun ve Erdemin Kitabı şöyle başlar.

“Gerçekten Yol olan Yol, sabit yoldan başka bir şeydir, …….”

Yol’un (Tao) yine de değişken, değişebilir olduğunu mu düşünmeli? Eğer öyle olsaydı, onu böyle adlandırmanın bir anlamı olmazdı. Nesneler ve olgular dönüşür, zıt tarafa geçerler, değişmiş olarak geri dönerler, ama nesneleri nesne yapan, bir nesne değildir ve sabit kalır. Sabit tutku diyorum, değişmekten, hareket etmekten, kendi kendimle çekişmekten, ilerlemekten, gerilmekten, gelişmekten, evrim geçirmekten, kaymaktan, azalmaktan, şişmanlamaktan, zayıflamaktan, yaşlanmaktan, gençleşmekten, durmaktan, tekrar yola koyulmaktan yoruldum, sonuç olarak yalnızca bu tutkulu sabitliği takip ettim. Beni yaşayanın, beni ölenin, beni kullananın, şekillendirenin, terk edenin, geri alanın, evirip çevirenin o olduğunu söylemek istiyorum. Onu unutuyorum, onu hatırlıyorum, ona güveniyorum, o benim içimden bir yol açıyor kendine. O ben olduğumda, ben kendim oluyorum. Beni sarıp sarmalıyor, beni bırakıyor, bana öğüt veriyor, kaçınıyor, uzaklaşıyor, bana yeniden katılıyor. Ben onun suyunda bir balığım, onun çoğul isminde bir ismim. Benim doğmama izin verdi, beni nasıl öldüreceğini de bilecektir.” (sf. 141-142)