Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol

Gölge Konuşuyor:

Bir tür aşk ve nefret ilişkisi yaşadığım bir roman oldu. Yer yer yavan ve yüzeysel, yer yer de etkileyici ve derin buldum. Yıldızlama konusunda kararsızlık çekerim diyordum. Dört mü, beş yıldız mı? Bir eğitimci için dört potansiyel beş olduğu için bu konuda tereddütleri yoktur. Daha ziyade yazarın tercihlerini mesele ettim. Belki de alışkanlıklarımdı bu körlüğün nedeni.

Roman ünlü Japon haiku yazarı Matsuo Başo’nun ünlü eseri ile aynı adı taşıyormuş. İsim yenilmez Japon ruhunu temsil ediyormuş. Karanlığın Yüreği gibi bir tanımlama bu da. Gerçekten Japonlar kendilerini yenilmez sanıyorlarmış. Atom bombasına kadar bu böyleymiş en azından.

Flanagan’ın kahramanı Dorrigo Ewans’ı mesele ettim. Gerçi o sıkıcı özet gibi geçilen altmış sayfalık birinci bölümden sonra Dorrigo’nun büyüsüne kapılıyorsunuz. Ne var ki, savaş ve esaret yıllarında sinik etkisiz bir kimliğe bürünüyor Dorrigo. Söz konusu bölümlerde daha kararlı duruşları olan Kara Gardiner, Ufak Middleton gibi karekterlerin gerisine düşüyor. Romancının karakterini bir yan role itmesi pek karşılaşılan bir şey değildir oysa…  Romanın belki de en sevimsiz yanlarından biri romancının kahramanını aileye, evliliğe göndermesiydi. Sanırım, kahramana melodram yakışır demek istiyordu yazar. Esaret yıllarındaki son hali eş ve aile babasıyken de sürer ne yazık ki. Esaret yıllarından tanıdığı Japon askerler de uzun yıllar rüyalarına girmeye devam eder…

Şiddetten, şiddet öğelerinden arındırılmış bir savaş ve esaret romanı olmasını yadırgayabilir insan ama sonra olanları mantığa büründürüyorsunuz. Bu yazarın bilnçli tercihi. Yazar sanki savaşın insanı nasıl insanlığından çıkardığını ya da insanlığına (hayvanlığına) geri döndürdüğüne işaret ediyor. Savaştaki en önemli sorun temizlik sorunu mudur, mesela. Tabi evvelden okuduğum hikayelerde ve izlediğim filmlerdeki sinek kaydı tıraş olmuş askerleri hatırlayınca tebessüm ettim. Gerçekten çatışma ve direniş yerine renkten renge bürünmüş askerlerin iç çamaşırlarının bahis konusu edilmesi tuhaf. Öyle biz esaretten nasıl kurtulacağız konusunda kafa yorma yok. Daha çok uzun süredir ereksiyon olmadıkları için ileride karılarını mutlu etmeyecekleri konusunda endişelerini paylaşıyorlar.

Japon askeri bahislerini bizde her asker bir küfür olarak duymuştur: Sik kafalı Japon askeri. Ama gerçekten o onurlu görünümlerinin altında bir iticilik var gibi. Kamikaze olmayı becerememiş askerin harakiri yapması ile ilgili videolar internetten izlenebilir. Buradaki öne çıkan iki Japon askeri Yüzbaşı Nakamura ve Albay Kota’nın  zalimliklerinden çok saplantılı halleri söz konusu ediliyor. Nakamura tam bir görev adamı, mükkemeliyetçi, Sinirliliği ray döşemesi sırasında amirlerinden gelen baskı neden oluyor… Albay Kota’da ise uzun yıllar kafa uçurması nedeniyle bir boyun saplantısı gelişir. Gördüğü her boynu temaşaya dalan bir şahsiyet Albay. Savaştan sonra Zen Budizmine yönelmesine şahit olunca da Martin Heidegger’e selam gönderilmiş diye düşündüm. Bu arada savaş sonrası kansere yakalanan Nakamura’nın asabi hali katmerlenerek devam eder.

Avustralya daha doğrusu Tasmanya doğumlu Richard Flanagan bu romanıyla İngiliz dilindeki en prestijli ödüllerden olan Man Booker’ı kazanmış. Tabi bu eserleri Türkçe okuyan biri olarak hayıflanmamak elde değil İngilizce okuyamadığım için. Bu nedenle  onurlandırılan bu eserlerdeki edebi zevki tam olarak yaşamıyorumdur belki de. Eserlerle ilgili şüphelerimin nedeni daha çok bu olabilir.