Paris Öyküleri

Gölge Konuşuyor: Kitabın yazarı günlük okunması gereken öykü adedinin bir ile sınırlandırılmasını istemiş. Bu isteğe genelde uymama rağmen iki ya da üç öğün yaptığım oldu. Hem boş zamanım çoktu, hem açlığımı gidermem lazımdı, hem de kimi öyküler diğerlerine göre kısaydı. Yoksa yazarın isteğine katılmamak mümkün değil. Çünkü öykü standartlarında zor bir kitapla karşı karşıyasınız. İş güç içinde, gündelik hayatta bin bir dert ile uğraşırken bir ikinci öykü fazla gelebilir. Zordu, çünkü yer yer proustvari bir tarzla, kılı kırk yararcasına meseleler didik didik ediliyor, o kadar çok ayrıntı işin içine sokuluyordu ki… Bu arada şunu belirtmek lazım ki, mesele ayrıntılara boğulmuşken, bir tane bile fazlalığın olmaması bir edebi başarıdır… Zordu, çünkü bir çok yaşam arasındaki ince geçişler söz konusuydu. Başka bir deyişle bu yaşamlar arasında birbirine açılan o kadar çok kapı vardı ki ister istemez kendinizi bir labirentin içinde hissediyordunuz. Bir öyküde birden fazla kişi konuşuyor, her birine söz geldiğinde onun zihninden yansıyanları dinliyorduk. Mesela Ağustos adlı öyküde, öykünün üç saça ayağı Bonnie, Bob ve Florence arasındaki girift ilişkiyi kah Bonnie’nin, kah Bob’un, kah Florence’nin zihninden okuyorduk… Zordu, çünkü hikaye çok bir başka yere akabilir, başta olanla sonda olan arasında nasıl bir ilişki var, nasıl buraya geldik diye kukumav kuşu gibi düşünüyorsunuz… Zordu çünkü anı, izlenim, düş bir aradaydı, bu nedenle hangisi nerede bitiyor, diğeri nerede başlıyor sorularıyla başbaşa kalmamak için hep tetikte olmak gerekiyor… Ne yapmak lazım o zaman? Çaresi var bence. Elimizi taşın altına koyacağız: Birincisi yazarın her güne bir öykü isteği dikkate alınacak, ikincisi ise her öyküyü iki defa okuyacağız. O zaman tadı çıkıyor işte. O zaman anladım diyebiliyoruz. İşte tam o zaman okuduğumuz öyküye tam not verebiliyoruz. Eksik olur aksi takdirde. Ben, dört beş öyküyü iki defa okudum, iki üç tanesini de bir buçuk defa okudum, bazı kısa öyküleri de tek defa okudum kısa olması sebebiyle. Şunu söylemem gerekir ki her bir öyküyle ilgili uzun birer şerh yazılabilir. Ben bir tanesini gözüme kestirip bunu yapmayı düşünüyorum elimden geldiğince. Velhasılı Paris Öyküleri sıkıntılı bir okuma olabilir, ama özellikle kavgayı sevenlere önerilir….Evet sevgili okur, mücadeleye hazır ol, Mavis Gallant’ın öyküleri seni bekliyor… Ben yine de seçtiğim bir öyküden kısa bir şerhle veda etmek istiyorum Göz Göre Göre. Her Çarşamba çalan ve türlü tartışmalara neden olan siren sesi. Siren sesi öykü için önemli bir ayrıntı olmasa da kahramanımız Henry Grippes’ın hem zihnini meşgul etmekte, hem de düşlerine girmekte. Öncesinde Grippes ve Poche adlı öykünün de en önemli karakteri olan Grippes bir romancıdır ve yazdıklarının zorluğu nedeniyle çeşitli tartışmalara neden olmaktadır. Ama o da geçmişteki karalamalarına döndüğünde o günkü ruh halini anımsamakta zorlanıyor. Bir kere adamın evi çöp yığını. Bissürü eski eşya, kitap, mektup vs. dağınık bir şekilde bir arada. Belki üst kat komşusu Madam Parfaire (Martha) ile küçük beyaz köpeği Allegra’nın desteği  olması sayeesinde ev yaşanır hale gelmiş, geçmişin önündeki sis perdesi de bir miktar aralanmış olur. Geçmişi ayıklamak gerçekten onun için meseleydi. Ülkesinin otuz yıl kadar sağ iktidarlar tarafından yönetilmesinden sonra 1981 itibarı ile sosyalistlerin iktidarının belirmesiyle ütopyasını kaleme almış. Dönemle ilgili bissürü aktör ve hikaye dilledirilir. Fransa’nın ilk sosyalist lideri François Mitterand, Maria Callas gibi bir diva, caz çağı, eski Riviera filmleri, nükleer karşıtı eylemler… Bunlar sözü edilen kişi, olay ve durumların bir kaçı sadece. Anı, izlenim ve düş bir arada verildiği için, aynı zamanda Martha’nın ve Allegra’nın bakış açıları işin içine katıldığı için. “Belki Tanrı da başka bir yüz bekliyordu o panjurda” gibi bölen ifadeler ile de yeniden düşünmeye sevk ediyor okuru. Bu arada hazır bahsetmişken Grippes’ın peşini bırakmayan o düşün olduğu paragrafı olduğu gibi alalım buraya: “Bazen uykusunda, sesten yapılmış uzun bir şerit, makarasından boşalıverir. Bilinmeyen bir sokakta telaşla hareket halinde yabancılar, kalabalık aileler görür. Donuk beyaz bir gökyüzü altında her şey -kaldırım, pencereler, kapı eşikleri, çehreler, giysiler- gri üstüne gridir. Bir çocuk kameraya döner -yani Grippes’e, yerinden kımıldamadan tanığa. Sonra bu sahnenin kaynağından bile daha derinlerden yükselen bir gönül rahatlığı, uykuya devam etmesini sağlar: Hiçbiri gerçek değildir bunların. Bugün, yeni bir ayın ilk çarşambasıdır. Tam öğle vaktidir, hava akını sireni ötmektedir ve o, bu sireni uzun bir rüyanın sarıp sarmalamıştır.”