Kendime İyi Geceler

Gölge Konuşuyor:
Yoklar Geldiler.
Özcan Doğan’ın yazdıklarını seviyorum. Şimdiye kadar bir başkasına sevdirmemiş olmak bu duygumu değiştirmedi. Onun roman ve öyküleri beğenime mazhar olmaya devam ediyor. Şu var, bir kere onun eserlerinde her şeyin bir kurmaca olduğu ilan ediliyor. Bunu sadece biz okurlar değil, karakterler de biliyor. Okur ve karakter olarak aynı kaderi paylaşıyoruz söz konusu eserlerde. Bir de böyle bir tarz olunca işin içine hiç aklımızda yokken yazar giriyor… Bu öyküde mesela var olmayan şeylerden bahsediliyor. Ama kurmaca söz konusu olduğunda söz öyle bir yere geliyor yokları var, varları da yok sayıyorsunuz. Var olmayan şeye isim koyduğunuzda artık varlığından şüphe etmeniz için bir sebep kalmıyor. Çünkü ad her şeydir…

Ava’sar. Renkler ve uzaklık algısı üzerine ilgi çekici bir durum öyküsü. Uzaktaki karaltının beyaz bir otomobil olması… Bir şey belli belirsiz seçiliyor uzakta. Göz yanılması da olabilir. Çünkü bir ara kayboluyor, sonra tekrar daha öndeki tepede belirince karaltının artık varlığından emin oluyorsunuz. Sonradan bir vasıta ve daha sonra bir otomobil olduğu seçiliyor, en sonunda da beyaz olduğu. Otomobil tozu dumana katarak kahramanlarımızın önünden ters istikamette geçip uzaklaşıyor. Nedir, kimdir merak konusu. Sonra akşam oluyor ve akşamın karanlık renkleri ortalığı kaplıyor…

K.Ömür ve Ama Belki Yok adlı iki öyküde de birer evli çift var. Her iki öyküde de yürümeyen şeyler var. İlk öyküdeki sanki hepimizi ilgilendiren bir mesele. Biriktirilen ve bir gün üzerimize yıkılacak taşlarla ilgiliydi bu öykü. İkinci öyküdekiler daha kişiseldi sanki. Çift arasında bir mesele var sanki. Ama konuşmuyorlar bir türlü, bu da onları giderek birbirlerinden uzaklaştırıyor…

İki Ölüm Bir Ceset. Diğer öykülere nazaran uzun bir öykü. Üç dört sayfalık öykülerin yanında yirmi küsür  sayfalık bir öykü. Üç dört sayfa ilerliyorum ama bir türlü olmuyor, başa sarıyorum, yine olmuyor neler kaçırıyorum farkında değilim, artık ne kalırsa deyip ileliyorum. Taşlar yerine oturmaya başlıyor. Özcan Doğan laboratuvarından mide kaldıran bir öykü. Vücuttan koparılmış kol ve bacaklar, bir köpek: Lupus. Sahneler sanki bir David Cronenberg filminden…

Bir Yerden Sonra. Dünya’nın kaçıncı gününü yaşıyoruz. Artık bilmek istiyoruz. Karakterler kim olursa olsun aslında başrolde zaman olmuş hep. Kıyamet ise zihinde. Ölüm ve uyku ile var olan bir şey. Uyuduğumuzda her şey yok oluyor. Var olduğuna ikna olabileceğimiz tek şey, o da değil aslında, “yatak” diyelim yine de…

Dünya Dışı Kalemler. Ve Kalem Dışı Varlıklar. Bu iki unsurun tartışıldığı bir öykü. Konunun uzmanı birileriyle yapılan söyleşiyle durum aydınlatılmak isteniyor. Ama soyut, varsayımsal ve kabullere dayanan bir konu olduğu için kesin yargılardan kaçıyor uzmanımızda. Konu bana enteresan geldi gerçekten. Yazarlık yetisini var olmasına katkıda bulunuyor sanki bu unsurlar. Yazarı bile şaşırtan şeyler bunlar. Yazarın iradesi dışında gerçekleşiyor şeklinde bir yorum yapılabilir ama tam gerçekçi olamaz. Onun yerine “zihin akışı” ya da bilinç dışının faaliyeti demek daha makul.

Şaheser. İlk bir iki sayfada büyülenmiş karakterlerin diyaloglarına şahit oluyoruz. Öyle etkilenmişler ki, ne olduğunu merak insan. Evet, bir şaheser yaratılmış. Üstelik de beş yüz sayfa olmasına rağmen hiçbir şey anlatmayan bir eser. Böyle bir şey ilk defa oluyor… Baştan sona ironi tabi. ÖD sadece hikaye kurgulamıyor, kurgu üzerine düşünüyor ve konuşuyor… Akan Kan adlı öyküde de benzer bir ironi var sanki. Yani Profesör’ün tezi problemli olabilir ama gezegenin bekası için ortaya attığı tez en azından insanların dikkatini istenilen noktaya çevirebilir…

Mu/t/ğ/lak. Özcan Doğan’ın felsefeyle içli dışlı olduğunu biliyorum. Bazı felsefe eserlerini dilimize çevirmiş. Çevirilerini hiç okumadım ama bu çevirdiği eserlerin onun beslendiği kaynaklardan olduğunu biliyorum. Zaman-mekan diyalektiğini anlatan bu öyküye yine de onunla tanışmak isteyenlere önerebilirim.

Sonlara doğru Kısa Yol ve Yıldız Savaşları adlı sanki hiç deneysel değilmiş, üst-kurmaca değilmiş, kurgu içinde kurgu değilmiş de zihinden, bilinçten ya da bilinç dışından süzülen değil de gözleme dayalı iki düz kurmaca öykü var. Bunlar kısa tutulmuş. Hikaye zihinden değilse o kadar uzatmaya gerek yok demek ki…