Sidre

Gölge Konuşuyor:

Şeyhi Zindani. Öykü kitabı olarak aldım elime fakat fazlasıyla imgesel başladı, bundan dolayı sağım solum belli olmaz burada anlatılanları alırım şiir statüsüne. Zindani yeni bir başlangıç yapıyor. Bunun için geçmişiyle vedalaşıyor. Artık şiir hayatına adım atıyor. Zindan iki türlü mesela; gerçek anlamıyla ve metafor olarak zindan. Artık başka bir şey yaptığını söylüyor Zindani. Artık o beyin, kan ve beden olma yerine; duygu, kalp, söz, aşk, şair olmuş. Tam ne olduğundan o da emin olmasa da bir döngünün bir tekrarın parçası olduğuna kanaat getiriyor; “Bu zindanda artık bilmem, yine kimleri anlatıyorum ben / Ben Şeyhi Zindani, halkayı her keresinde başa geçiren. / Olsa da başka başlar, başka başka zindanlarda, / Biliyorum Zindani her dem öykü makaslamada… / Yazıcı mı yazgı, taşlar ardında orda yazan yazdırılan…/ yoksa; / eskici bir medresenin, / sessiz soluksuz bir katibi miydim, / Şemsi’ydi şehvetim, Mevlana da Galibim. / Ne fark eder ki artık, / çevirdim yüzleri gitsin, / çevirdim yüzleri gitsin…sidre 001

Ayn ile Tab. Ya da Antep. Bir şehrin hikayesi. Ve o şehre, yani Antep’e isim olan iki aşık Ayn ile Tab. Ve kentin kalbi sayılan Antep Kalesi. Ama giderek kalpsizleşen bir kent. Ayn’ı kurtaran efsanevi Kale bugün Fıstık Ağası’na aynı cömertliği gösteremiyor. Bugün itibarıyle bir acılı hikayeye ev sahipliği yapan kent. Erkeksiz bir ev. Üç kuşak kadın; anlatıcı ‘ben’, anne ve anneanne. Aşıklar Bedir ve Asım. Birbirinden çok farklı karakterlerin birleştiği bir öykü. Tüm fertleri ney çalan Bedduah kabilesinin temsilcisi Iraklı Ömer. Bedduahlar üzerine çöken laneti gidermek için sabahlara kadar ney çalarlarmış. Ama sanki Ömer’in üzerinde halen var lanet. Sırtındaki kambur da bu lanete lanet katmış belki de. Neyse ki onun temiz kalbi, iyiliği çevresindeki iyi insanların onu sahiplenmesine vesile oluyor.

Kerem ile Gelincik. İlk öykü şiir tadındaydı, ikinci öykü efsanelerle bezenmiş öykü tadındaydı, bu öyküde her ikisinden de var. Özellikle hiç duymadğım düşsel kuşlar vardı: Halkiyon, Bahamut, Guufus. Bacakları olmayan Kerem’in hikayesinde göndermeler yapılıyor bu kuşlara. Ancak üç yaşında bir gelincik tarlasına bırakılmak suretiyle ehlileştirilen Gelincik ile Kerem’in aşkını anlatıyor öykü. Gelincik anlatıyor öyküyü, ya da masalı mı diyelim. O da büyüklerinden duyduğu şekilde anlatıyor bilinen adıyla büyülü gerçekçilik tekniğiyle. Büyüklerini anlatıyor. Çoğu büyüğünün sözünü olduğu gibi veriyor. Büyüklerinin çoğunun sözü konuşma iken, biri var ki, Veysel Dede yani. Onun sözü konuşma değil şiir… bu güzel öyküden sonra noktayı koymak, daha bir şey okumamak gerekir…

Asude Asude Alınan Hacıalan. Şüphesiz öykülerin bir güzelliği de dil zenginliği sergilemesidir. Bunu da ikilemeleri kullanmadaki başarıda görüyoruz: “Selamlaşma terasında bir zaman asude asude ilerlerken gölgeden gölgeden, Asude çıkıyor güneşin içinden. Yüzünü Nemrut’a dönüyor. İki yeşil gözü de ağlamaya başlıyor gördüğünde. Orda, yukarıda bütün tanrılar sarı sarı ölmüşler. O güzel taş başları, kum kum, ince ince, rüzgara devrilmişler. Bir zamanlar kendisini dirilten o tanrılar, nasıl da böyle kaybolup kum kum ölebilmişlir, devrilip de gitmişler.” Seyrek de olsa bu “asude asude” gibi öyküler öykü boyunca devam ediyor Asude ile Hacıalan’ın öyküsünde. Hacıalan Nemrut’un bulunduğu tepenin adı, aynı zamanda tepenin şair ruhlu bekçisinin mahlası. Asude ortaya çıkınca işte onun hikayesi şiirleşiyor, mitleşiyor…

Naima, Karyola ve Yaralar. En düz kurguya sahip, en öyküye benzer öyküydü. Kanserli Naima Hanım’ın çocukları ve torunlarıyla olan sıradışı öyküsü… Kafasındaki kanser yarası…Ölümündeki ötanazi şüphesi… Özellikle bıraktığı miras tartışma konusu olmuş… Öyküyü üç farklı kişi anlatmış zoraki olarak, çünkü bir önceki anlatıcı artık hayatta değil…

Tik Tak. Öyküler birbirinden güzel, etkilenmemek elde değil. Yine etkileyici bir öykü. Çok etkileyici bir başlangıcı var zaten. –spoiler– Çöp ovalarında nöbet tutan bir adam. Karışık kafam, karmakarışık diye başlıyor söze. Gazetelere yazılar yazıyormuş bizimkisi, ama çöplere olan bu ilgiden sonra yazıları kesmiş. Onu oraya getiren koşulları anlatmaya başlıyor. Çöp metaforundan sonra hikayeye giriyor. Alt komşusu yaşlı Tik Tak’tan bahsediyor. Artık yaşamayan Tik Tak. Komşunun adı Tik Tak olacak değil ya. Ona bu adı bizimkisi veriyor. Başlangıçta yaşlı adamın saatinin tiktaklarından rahatsız oluyor. Dayanamıyor, rica ediyor yaşlı adamdan saatin tik taksız çalışmasını, yaşlı adam kabul ediyor, kabul ediyor etmesine de, sonradan bizim adam anlıyor ki yazılarının ilham kaynağı bu sessizliği bölen tik tak sesleriymiş, dayanamıyor rica ediyor komşusuna saatin tekrardan tik taklaması için, komşu hay hay diyor, içeri buyur ediyor adamı. Yaşlı adamın pek bir eşyası yokmuş, bir yatak, bir dolap bir de Prenses, Prenses saatin adıymış. Dost olmuşlar iki adam yemişler içmişler ta ki saatin tik takları kesilince, saat tamir edilmiş tik taklar başlamış tekrar, fakat bu sefer Tik Tak’ın sesi kesilmiş…

Güller Bahçesinden; Öteki, Yazgı’nın Oğlu ve ben geçerken… Yine şiirin alanını işgal etmeye başladık.  Üç ayrı kişi, sanki tek bir kişi ama; Ben, Öteki ve Yazgı’nınm Oğlu arasında güçlü bir bağ var. En küçük bir kımıldamada bu bağ kopacak gibiydi. Oysa ki, güller bahçesindeki ikiye bölünmüş solucan yarım başına yaşayabiliyordu…Güller bahçesinin içinde camdan bir evde yaşıyorlar. Tüm sesleri izleyip kaydederek, mutlak sessizliğe ulaşmaya çalışıyorlar…. Belki de bir güle dönüşecekler…

Firari Üçleme Çöl Adım Tersine Diyalektik Tesadüfi Sufi. Üç kafadar bir kuyuda yaşıyorlar, orada zaman geçiriyorlar. Sözleri şiir, sadece yazarın sözü nesir. Yani diyaloglar şiirden. Mesela, Tesadüfi Sufi “Çöl müsün o gelen sen: rüzgardaki, adımından beliren.” diyor, arada yazar konuşuyor, gerekli açıklamayı yapıyor, peşinden Çöl Adım cevap veriyor, “Gelmedim de bu kere, izimin eşliğinde,” “Ermişti caddeler, her garipsi ayak izimde.” Her nokta ve virgülden sonra alt alta yazılsa oluşan şey bir şiir oluyor. Ama biz şiirin nasıl oluştuğunşahit oluyoruz. Bana özgün geldi. Benzer tarzda bir öykü okuduğumu hatırlamıyorum…

Mc Lu Han, Mathilda ve Kehribarlar. Düşünüyorum da birinin aklına nasıl oluyor da böyle şeyler yazmak geliyor. Alakasız gibi görünen şeyler arasında bağ kurmak. Bir çalışma gerektiriyor herhalde. McLuhan diye birinin varlığından haberdardım. berrin Karakaş dünyaca ünlü bir iletişim profesörünü neden öyküsünün esin kaynağı yapsın. Üstelik bu Mc Lu Han artık iletişim kurmakta zorlanan bir profesör. Konuşuyor, güzel konuşuyor ama ne dediğini tam anlamıyorsunuz. Cümleleri güzel ama bu cümlelerden bir bütünlük meydana getirmek mesele. Ölü bir şairin kör kızı  Mathilda’nın öyküde varlığı da tam bir muamma…

10. Öykünün adı 10 ve kitaptaki onuncu öykü. Öyküden ziyade yarım kalmış roman havasında. Bu şekilde öykü amacına ulaşmış, yarım kalmış havası vererek. Şiirselliğin ve şiir sözlerin hemen hemen hiç olmadığı bir öykü. Öykünün konusu öykü yaazmak üzerinde. Arabalarıyla tura çıkan Ozan-Ayça çifti verdikleri sözü tutuyor. Ozan yazmasını istemiş, Ayça yazmış. Kaldıkları otel ve karşıdaki oyuncakçı dükkanı onlara yeterli malzemeyi sunmuş…

Bestan ile Kırk Zamansızlar. Bestan’ın işi yazmak. Yazdırmakmış ama şimdi artık yazması gerekiyor. Onu buna iten de kumaş boyacısı olan dedesi Süleyman Efendi’nin aniden kör olmasıydı. Bestan’ın gördüklerini yazması gerekiyordu, özellikle bu esrarengiz körlük onu buna zorluyordu. Yazabilir miydi acaba? Aşkı yazacaktı ama bunu bir aşığı gözlemleyerek yazacaktı. Başkalarının hikayesini, yaşamadığı başkalarının duygusunu yazacaktı, atın kızıllığını yazacaktı, eyeri yazacaktı, harfi ve anlamı yazacaktı. Ama uzağı yazacaktı;uzak ülkelerin rüzgarları geçiyordu parmaklarının arasından…

Demmahum. Bitirdikten sonra bazen tekrar başa sarıyorum, bazen de öykünün içinden seçtiğim bir parçayı tekrar okuyorum. Böyle daha iyi okunuyor Berrin Karakaş’ın öyküleri. Belki ikinci, üçüncü defa okumak lazım her bir öyküyü, kaçırdıklarını yakalamak için. Demmahum’un hikayesi de öyle. Hatırlamamak için çabalıyordu Demmahum, bunun cezasi ağırdı nitekim; okumaması gerekiyordu…