Tül

Gölge Konuşuyor:

Hem Hayalhane’de hem Sidre’de yazarın şiirli dilinden bahsetmiştik. Buna rağmen onun ısrarlı bir şekilde kurgular oluşturduğunu, şiirli dilini kurgulara yedirmeye çalıştığını söylemiştik. Bazı öykülerinde bu dilin kısmen de olsa etkisi azalıyor, ama her zaman var. Uzun Söz Önsöz adlı önsöz yerine öyküde bu durumdan bahsetmiş yazar, “Kandıramam kimseyi. İnmezsem bu kadar derinlerde kuyuda, yüz verirsem , ne der sevenlerim sonra. Hak etmeliyim kendimi, derinden kesip vermeliyim. Seveceksem de böyle sevmeliyim. Sevileceksem de böyle. Derinlere inmekten vazgeçtiğimde, ah ne olur halim. Ne olur halim. Kendim gibi, onları da hak etmeliyim. Daha fazlasını istemeden de, bu derinin kıymetini bilmeliyim. Bu dengede aklımı yirimemeliyim…

2016 Berrin Karakaş yılı oldu gibi. Eldeki üç eserini de aynı yıl içinde okumuş tul-001oldum. Tek roman Hayalhane bir yana, iki öykü kitabı Sidre ve Tül’de derin benzerlikler var. Aynı isimli öyküler var. Kahramanları aynı. Aynı öyküyü ikinci defa yazmamış, aynı öykünün değiştirilmiş ikinci versiyonu değil bunlar. Bir devam hikayesi olarak okunabilir ama daha ziyade aynı karakterlerle oluşturulmuş başka bir hikaye olarak okumak gerekir. Bundan dolayı da çok fazla gönderme yapıldığından Sidre’yi önce okumak gerekir. Ama bence iki kitabı birlikte olmak lazım. Önce Sidre’deki, sonra Tül’deki aynı adlı öykü okunsa daha iyi bir okuma olacağı düşüncesindeyim. Hem bu sayede Sidre’deki öyküyü tazelemek için tekrar okumanıza gerek kalmaz.

Mesela Ayn ve Tab adlı öykü, Tül’de Ayn ve Ayn olarak çıkar karşımıza. Efsaneye göndermeler yapılsa da efsane tekrar anlatılmaz bu sefer. Bundan dolayı da ne Niyazi Amca ne de Dumanlı Kahve vardır. Ama aynı karakterler arasında yeni ilişkiler gelişir…. Kerem ile Gelincik’te ise Kerem’in tahta bacakları vardır ama artık kalemi yoktur. Yazı, söz yoktur. Anlatıldı bitti. Dolayısıyla efsaneler ve o efsanelerin kuşları yoktu. Kırlar yalnızlıklarını gidermiyormiyordu. Halkiyon, Guufus’un seslerinin yerini kargaların sesleri vardı… Hacıalan ile Asude’nin aşkı tüm hızıyla devam ederken, şiir bu işin harcı olmaya devam ediyor. Ne var ki, bazı şiirler artık Asude’yi etkilemiyor… Naima Hanım yoktu ama ondan miras kalan karyolası vardı. Naima olmayınca Yazarcık’ın hikayesi bir yol hikayesine dönüştü. Kendisine Pala Remzi, karyola ve rüyalar eşlik ediyordu… Tik Tak, Sidre’den kalan bir isim. Çünkü artık ne Tik Tak amca ne de saati Prenses vardır. Prenses’i satmıştır yazarımız. Ama öykü bitmiyor işte. Ateş Falcısı çıkıyor karşımıza ve çok başka yere akıyor öykü. Sidre’nin (Sidret’ül Münteha) üçüncü kitabı (Münteha) olsa inanıyorum ki bu öykünün adı artık Tik Tak olmayacak. Ne bileyim Güvercin Kayalıkları olabilir,belki Şekerşerbet olacaktır…McLuhan ise artık bir evsiz. Ama siz üzülmeyin sayın McLuhan, tüm sokak sizin, tüm caddeler, yollar…

Şiirliler başlığındaki iki öyküde de şiirli şiirliyle var olmaya çalışıyor. Hasan Keyf ile, Şehrin Mecnunu Haketmez ile var oluyor. Var olduğunun farkına varıyor. Bu iki öykü bence Tül’de fark yaratan öyküler oldu. Tek bir ağaç aslında tüm öyküler ama Tül ağacın sonbahardaki hali gibiydi Şiirliler’e gelinceye kadar…

Son öykülerle ilgili çok bişey söylemedim. Bu biraz da eksik bıraktım, kaçırdım bir şeyler duygusundan kaynaklanıyor. Ama iyi eserlerin zaten böyle olduğu söylenir. Aslında kitabı bitirdikten sonra başlıyor kitap. Şu neydi, bu neydi duygusu hep var olur. Şüphesiz bu yorum da bu durumda eksik bir yorumdur. Eğer Münteha çıkarsa ileride üçünü bir arada tekrar okuyacağım. Üç beş yıl sonra. Üçüncü kitap çıkması Sidre ile Tül’ü bir arada okuyacağım. Bitirmeden öce Sidret’ül Münteha’nın Kuran’da bahsi geçen bir ağaç olduğunu söyleyelim. Göğün yedinci katında Allah’a en yakın noktadaki ağacın adı. Tasavvufla, İslam felsefesiyle yoğrulmuş, modern tekniklerle bezenmiş bir öykü dizisine şimdilik noktayı koyuyorum…