Danaburnu

Gölge Konuşuyor;

Böyle boş sayfaları görünce saplantılı derecede karalama isteğim oluyor. Bu istek metne, yazara, okura karşı olan sorumluluk duygusundan da kaynaklanıyor olabilir. Evet bendeniz gecenin bu vakti arkadaşlarım, dostlarım için buraya yorum bırakma ihtiyacı duyuyorum. Yemin edebilirim bunu kendim için yapmadığıma… Başka işin mi yok kardeşim diyen de olabilir. Evet, doğru. Gecenin bu vakti daha faydalı şeyler yapılabilir. Uyumak gibi.

Sizin de böyle kitaplarınız vardır. Yazar noktayı koyar ama hikaye sizde devam eder. Artık size bitmemiş duygusu veren böyle bir hikayeyle yaşamaya mecbursunuz. Danaburnu işte öyle bir roman. Romanda iki hikaye var. Belki de iki ayrı koldan gelişip aynı yatakta birleşen bir ırmaktır bu. Ama başlarda hikayeler birbirinden bağımsız gelişiyor gibi. Bir köy romanı ile başlayan roman bir anda bir kerhane romanına dönüşür. Aslında ilgi çekiciydi gariban köylülerin hikayesi. Ama bir anda ortalık orospu, pezevenk doldu. Uzun süre köye dönmeyince de hikaye gözümüz yollarda kaldı. Hani hikayelerin nerede birleşebileceği bir yana, köyde hastamız da vardı. Yalnızların Mehmet’i sırtında taşıdığı zavallı anacağı için şifa aramak için yola düşmüştü, öncesinde de bir insan cesedi bulunmuştu ya da cinayet işlenmişti. Hay Allah!…

Altı yüz km öteye, yani İstanbul’a sıçrayan hikaye ilgi çekiciydi yine de. Özellikle bir grup orospunun hayatı mercek altında. Bendeniz çok orospu tanımadım ama tanıdığım bir iki tanesi de pek dengeli değildi. Ama buradakiler benim tanıdıklarıma pek benzemiyordu. Roman, orospuların toplumun pek çok kesimine göre daha namuslu olduklarının mesajını veriyor aynı zamanda. “Namuslu orospu” bir oksimoron gibi görünse de gerçeğin ta kendisi Danaburnu özelinde. Bu arada gönlünü bir orospuya kaptıran Berber Recep’i unuttuk. Sonradan ortaya çıkmış olsa da bu onun hikayesi. Kadim dostu Yorgo ile birlikte onların tekinsiz hikayelerine tanık oluyoruz. Pastoral bir havada başlarken hikaye kendinizi bir anda bir yeraltı romanında görüyorsunuz velhasılı.

Danaburnu böceği sebzeleri kökünden hallederken, biz  bir yandan ırgatlaşan köylülerin hikayesini dinliyor, bir yandan da şehir kirlenirken aynı zamanda köyün de şehirleşmeye başladığına tanık oluyoruz. Evet belki de romanın hedefi köy-şehir sakinleri bir araya getirmekten ziyade bir köy-şehir diyalektiği yaratmaktı.

Danaburnu’nun bana farklı görünen bir yönü de romanın anlatıcısıydı. Aslında bu bildiğimiz, sık sık karşılaştığımız üçüncü kişiydi. Ama söz konusu bu anlatıcı kadar nötr bir anlatıcı görmedim. Hiçbir şekilde yorum yapmıyor, kahramanları adına düşünmüyor. Ama hikayeyi anlatacak donanıma, dilsel zenginliğe fazlasıyla sahip. Böyle slogan, beylik laflar da hiç kullanmıyor. Var böyle laflar ama bu laflar kahramanlara mal ediliyor. Tabi kahramanın bu tavrı da romanı çeşitli felsefelerin çarpıştığı bir sokratik arena gibi görmemize neden olabilir