Ölürken

Gölge Konuşuyor:

Joseph ve Celice yaşamlarına anlam katmak için hep yeni şeyler deneyen bir çifttir. Bu deneylerin çılgınlığın sınırlarında olması, maceraperest çiftin hayatına heyecanın yanında tehlike de katmaktadır.  En nihayetinde de kendi sonlarını hazırlarlar. Roman, Celice ve Joseph’in  otuz yıl önce ilk defa seviştikleri ölürkenkayalıklarda, paramparça olmuş, cesetlerinin bulunması ile başlıyor. Bundan sonra film geriye doğru sarılıyor. Roman aslında öyküsünden çok kurgusuyla öne çıkıyor bu açıdan. Çizgisel ilerlemiyor , bir sondan, bir baştan, bir ortadan ilerliyoruz. Cesetler bulunduktan sonra onları tanıyanların onların üzerine konuşması ile Joseph ve Celice’nin gençliğine gidiyoruz. Sonra sırasıyla cesetlerin yengeçler ve diğer deniz canlıları tarafından parçalanışını, ilk tanışmaları ve ilk kayalık fantezileri, cinayetlerin nasıl işlendiği, arkadaşları güzeller güzeli Festa ile geçirdikleri zaman, cinayetten önceki kayalığa gitme ve hazırlığı. Ve tabi ki ölçülülük timsali evlatları Syl’in cesetleri teşhis etmesi ve annesi babası ile ilgili hatırladıkları, cinayetlerin neden ve nasıl işlediği ile ilgili araştırması, bu konuda kafa yorması, birbirini izliyor roman ilerledikçe.  Özellikle altıncı bölüm, iki defa okuduğum bölüm;  kayalık ahalisinin yani böceklerin, martıların, atsineklerinin ve yengeçlerin cesetler sayesinde gelişen sıradışı hikayesi, onların gözüyle anlatılıyor. Bu bölüm şöyle başlıyor:

Kitabın Sayfalarından:

Cesetler derhal keşfedildiler. Önce bir böcek tarafından. Claudatus Maximi. Erkek. Sonra idrar kokusu ve taze yaraların çağrısına uyan yağmacı gruplar geldi: Normalde fare pisliği ve leş olarak da balık ölüsüyle idare etmek zorunda olan at sinekleri ve yengeçler. Derken bir martı. Gazeteler dışında hiç kimse şöyle diyemezdi: ‘ O yaz öğleden sonrasında kumullara arasında yalnızca ölüm vardı.’

Bu yalnız böceğin kandan yana pek iştahı yoktu. O leş yiyici değildi. Onun tercihi –ihtisası- kumların haricinde güzel yeşil bir hayat sağlayabilecek, deniz dikeni ve cansız kuru ağaçlar dışında kumullardaki tek bitki örtüsü olan esnek çimen kökleriydi. Celice sırtüstü düştüğünde, açıkta düğümlenmiş köklerle karnını doyuruyordu. Celice’in ani gölgesi bir atmaca olabilirdi. Ama Claudatus Maximi çok şanslıydı. Kadının bedeni onun dikilmesine ve çimenlerin arasına sıkışmasına yol açmıştı. İnsanlardan farklı olarak, böceklerin sırtlarında zırh kaplamaları vardır. Onlar yumuşacık meyve değildir. Onlar darbelere dayanacak biçimde tasarlanmışlardır. (sf. 35-36)

Tanıtım Bülteni:

Baştan belirtelim! Ölürken, boş vakitlerini hoşça geçirmek isteyen okurları, alışıldık bir olay örgüsü bekleyenleri hayal kırıklığına uğratacak bir romandır. Ölüm üzerinde, çürüme üzerinde, ahret üzerinde düşünürken, insanı irkiltecek
imgelerle karşılaşmaya cesareti olan okurlarını arıyor.
Hani okuyup bitirdikten sonra, bir daha sizi hiç terk etmeyen metinler vardır ya… Yıllar geçer, karakterleri ve olay örgüsünü açık seçik hatırlayamazsınız belki, ama kitabın duygusu sizinle kalır. İşte elinizdeki kitap onlardan biri. Çağımızın en cüretkâr, entelektüel açıdan en kışkırtıcı yazarlarından birinin gerçek edebiyat okurunun zihnine musallat olacak bu kışkırtıcı romanı,
geçmişle bugün arasında gidip gelerek farklı bir seyir izliyor. Öğleden sonra, Bariton Körfezi. Rüzgârın önünde savrulan kumlar zaman zaman şarkı söylediği için böyle deniyor buraya. İkisi de zooloji doktoru olan Joseph ile Celice, orta yaşlı ve cazibe yoksunu bu evli çift, sahilde çıplak, sere serpe uzanmışlar. Otuz yıl önce ilk kez seviştikleri yer burası. Bugün, geçmişte “öldürücü” bir tutkuya mekân olmuş bu sahilde bulunuş nedenİeri, “geçmişi yineleme” dürtüsüyle kapıldıkları bir nostalji nöbeti. Aynı zamanda da
geçmişten kalan bir hayaleti “gömme” arzusu. Ancak bu metruk ve nostaljik plaj, bu kez bir sevişme yerine hunharca işlenen
bir cinayete sahne olacak. Ölümün günü olacak bugün…
Yazar, Joseph ile Celice’in hayatlarım ve müstehcen ölümlerini çürüme ve
dirilme gibi, daha geniş bir doğal süreç bağlamına yerleştirirken, bu süreci
hiçbir ayrıntıyı atlamadan, şaşırtıcı ve büyüleyici bir özgünlükle, günbegün
anlatıyor. Hem de düzyazıda şiire yaklaşarak ve okurunu garip bir biçimde
rahatlatarak.
Çürüme ve dirilme, bu romanda eşanlamlı. Başka hiçbir yerde olmadığı
kadar…
“Crace büyük olasılıkla yaşadığımız çağı gelecek kuşaklara tarif eden yazar olacak.”
Hudson Review
“Beckett’ın ölümünden beri yazılmış en iyi kitaplardan biri.” London Evening Standard