Siyah Sardunyalar

Gölge Konuşuyor:

İyi edebiyat hep olacak. İyi edebiyatçılar hep çıkacak. Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak, ama iyi edebiyat ilelebet baki kalacak. Mesela Nilgün Şimşek’i bu alemde kısa bir süre öncesine kadar hiç birimiz duymamıştık. 2010’de edebiyat dünyasına bir öykü kitabı ilesiyah sardunyalar adım atmış. Mario Levi’nin öğrencisiymiş ama, ben Levi’den önce Şimşek’i okumuş oldum böylelikle. Öykü kitabı nasıl bilmiyorum ama, sonrasında yazdığı bu roman bence ses getirecek. Yayın dünyası biraz sabırsızdır yalnız. İyi bir edebiyat eserinin değerini bulması hemen mümkün olmuyor genellikle. Dursun bir kenarda, değerini bulacaktır elbette, peynir değil ki küflensin. Yayıncıların tekneyi yürütebilmek için çektiği sıkıntıları anlayabiliyorum ama bu böyle.

Bir kaç iyi edebiyat okurunun övgüleri beni de bu eseri okumaya yöneltti. Hem zaten kitabın naif bir yayınevi var. Bir grup edebiyat sever yönetiyor sanırım Yitik Ülke’yi. Hepsi ile konuşacak sözüm vardır mutlaka.  Onlar gerçek birer simyacı. Altın bulmuyorlar, değerli mineralleri işleyip altına çeviriyorlar. Ne çeviri ile uğraşıyorlar, ne de rüştünü ispatlamış yazarlarla. Eserinizin bir edebi değeri varsa hakkını verirler, onlar için popülarite önemli değil çünkü.

Nilgün Şimşek’i daha önce okuyup beğendiğim bazı yazarlara benzettim bu tek romanı ile. Özellikle, Şimşek sayesinde müteveffa yazar ve benim beğenime mazhar olmuş, sevgili Cahide Birgül’ü andım. Onun kahramanları da hep geçmişlerini ortaya dökerdi. Büyükanneler hatırlanır. Çekmeceler, sandıklar, eski fotoğraflar. Bir de hiç unutulmamış, ne var ki unutulmaya yüz tutmuş aşklar.

Anlaşılacağı üzre romanın  anahtar kelimeleri geçmiş, özlem, mutluluk ve unutma ve aşktır. Romanın esas kahramanı Nazlı huzursuz, hüzünlü bir girdabın içinde. Oysa ki onun amacı hep mutlu kalmak, mutluluğunun hep kalıcı olmasını sağlamak. Aslında zaman zaman huzursuzluk yaşasalar da onu seven bir eşi ve oğlu vardır. Sempatik komşu Roni vardır. Ne var ki, tüm bunlar geçmişe özlem önünde set olmuyor. Zaten unutmak istemiyor Nazlı. Onu huzursuz eden eski anıların, eski yüzlerin silikleşmesi. Geçmişi hep iyi hatırlıyor. Hep iyi taraflarını almış geçmişin. Hayatının mutlu paragraflarını bizimle paylaşıyor. Kötü paragraflar bugüne ait görünüyor başlarda. Kötü şeyler olmamış değil. Ama bunları bizden gizlemeye çalışmış aslında. Huzursuzluğun geçmiş ayağı var mutlaka. Bir an gelecek çözülecek Nazlı, biz de her şeyi öğrenmiş olacağız. Yolumuz uzun sayılır: 350 sayfa… Geçmiş ile bağı olan nesneleri hiçbir zaman gözden çıkarmıyor Nazlı. Çocukluğunun, gençliğinin insanları yanında değiller artık. Ablası Nalan var ama, siz geçin onu. Geçmiş ile tek bağ romanda önemli bir yeri olan, Nazlı’nın nazarında büyük bir öneme sahip Remzi abi vardır. Ne var ki, Remzi abi bir başına kesmiyor onu. Hele hele Şafak’ın yerini kimse tutamaz. Çok sevdiği babaannesinin de yeri doldurulmuyor.

Bir burjuva, milliyetçi, pozitivist ve Kemalist bir ailenin dört çocuğundan biri. Sol ve solcular benden uzak dursun diyor Nazlı. Aslında onun sol ile ilişkisi tamamen kişisel. Çünkü sol değerler en sevdiği insanın kendisinden uzaklaşmasına neden olmuş. Kim bilir nerede Şafak? Romanın ikinci bir kaybı daha vardır, Nazlı’nın kardeşi Murad. Murad ile ilgili bölümler romana trajedi havası katıyor, ama bu acıklı konuyu açmıycam… Neyse kendimiz kaptırmış gidiyoruz. Nokta virgül ne  oldu hiç bakmadık, ya imla? Yine saçma sapan cümleler kurdum mu? Sıkıcı işler bunlar… Bir şeyler unuttum mu acaba? Unutmak da ne kötüymüş beee… Neyse, yeni ve iyi bir yazarla selamlaşmanın mutluluğunu yaşamaktayım… Edebiyat mutluluktur. Ben ölmemeliyim! Gölge ölmemeli! Yazarlar ölse de olur. Hep iyi yazarlar çıkıyor çünkü…