Sarı Kahkaha

Gölge Konuşuyor:

Yine çok sevdiğim bir Murat Özyaşar kitabı. Ayna Çarpması’nın daha iyi olduğunaa dair yorumlar duymuştum ama ben hangisinin daha iyi olduğuna karar veremedim. Neredeyse benzerdi. Üslup, simgesellik, çeşitleme aynı.

Neden çok sevdim? Öykülerin güzelliğidir tabi ki ama benim bazen güzel denilen bazı anlatılarla ilişki kurmakta zorlandığımı buralarda ifade etmiştim. Bu benim anlatıyı sevmem için öykünün güzelliğinden ziyade benim öykü ile ilişkimin öncelikli olduğu anlamına gelir. Peki ben ne buldum bu öykülerde. Mesela ilk öykülerde Muş günlerimi hatırladım. Muş’un tek yokuş yolunda bir aşağı bir yukarı gidip gelmelerimi, yine sürekli kar yağan bir şehir olduğunu hatırladım bu ilk öyküleri okurken. Sözgelimi ilk öyküdeki anlatıcının arkadaşı Kamil olan benzerliklerim.  ben köyde büyüdüğüm için sürekli sayacak bişeyler bulurdum mesela… yanında öykülerde söz konusu olan feleğe ben de yabansı değilim. Benim de kaderimi felek belirliyor. Söz konusu Kürt coğrafyası olunca da feleğin ne olduğu anlaşılır. Yörede birçok insanın feleğin tokatını yediğini söylersek. Bundan dolayı öykülerdeki tüm karakterleri kendimden bildiğim için hepsini kucaklamak isterdim.

Öykülere gelirsek, yine Ayna Çarpması’ndaki gibi ortaya karışık öyküler vardı. Sade ve yalın anlatıların olduğu adrese teslim öykülerin yanı sıra metaforlarla örülü, gerçekliği flu bir perdenin ardından belli belirsiz gösteren öyküler. İkinci söylediklerim belki okuru terletecektir ama okur karşılığını da alacaktır çabası ve zekası sayesinde. Bir de her şeyin rahatça söylenmediği bir coğrafyada sembolik olmak daha güvenli. Mevlana, İkbal gibi adamlar boşuna sembolik olmamışlar demek ki.

Biraz daha ayrıntılara girelim diyor. Sözgelimi değişik teknikler var. Kar ve kurşunların beraber yağdığı sıkıcı şehirdeki bir satranç mücadelesine bakalım mesela. “İşte gökte birikmiş o kurşunlar üç gündür karla karışık yağıyordu bu şehirde.” Yan adlı bu öyküdeki karakterler ve malum satranç oyuncuları  “ben” ve Kamil. Ama bu sadece bir satranç oyunu değil galiba, hayatın bir provası. Kamil daha ziyade vurkaç taktiği uyguluyor. Gerilla taktiği yani. Ayrıca her hamleye nakşedilen öyküler. Öyküyü nihayetlendiren Kamil’in mottosu da bir başka öyküdeki bir başka karakter Altıotuzbeş’in son sözü gibi vurucudur ve Çehov’a taş çıkartacak cinstendir.

Felç mesela, ibretlik bir öykü olarak da okunabilir.  Nasıl böyle bir öykü yazılabilir diye insan hayret ediyor. Sol Ayağım filmini herkes hatırlar orada bir engellinin hayata asılma mücadelesini herkes takdir etmişti. Ama o filmde eksik kalan bir şey vardı. O da kahramanın şişkin libidiosunu nasıl boşaltacağı ve hayatındaki duygusal boşluğu nasıl dolduracağına dair fazla bir şey yoktu galiba ya da ben hatırlamıyorum. Ama burada hikaye biraz trajikomik, çünkü başarısız denemeler var.

Bu aralar okuduğum öykü ve romanlarda baba-oğul ilişkileri karşıma epey çıktı. Bu tamamen irademin dışında gelişen, tesadüfen gerçekleşen bir şey. Tabi burada benim bir eksikliğim de ortaya çıkıyor: O da artık benim onca okumadan sonra bu baba-oğul diyalektiği konusunda tez vermem gerekir. Öykülerde var olan babasızlığı Lacan’ın ve Freud’un terimleriyle nasıl açıklardık. Burada ilgili kuramcıların daha ziyade yoğunlaştığı ödipal baba-oğul geriliminden ziyade babanın yokluğu mefhumu var. Ama biz yine de Lacan eğer Murat Özyaşar’ın öykülerini okusaydı ne derdi, sorusunun cevabını düşünelim. Muhtemelen babanın yokluğunu, iktidarsızlık ya da iğdiş edilme korkusu diye açıklardı. Ama babanın ailesini “ihmal odası” dediği, oğulun da “bilinç altı odası” dediği oda başka şeyler söylüyor bize. Bu bakımdan biz psikanalizi bir yana bırakıp böllvari yıkım edebiyatı ile açıklayalım hikayeyi. Evet babanın yokluğu derin bir güvensizlik ve duygusal boşluk yaratmış olabilir.