Yüz Doksan Dokuz Basamak

Gölge Konuşuyor:

İlgi çekici, tuhaf bir roman. Michel Faber’in daha önce Yağmur Yağmalı adlı öykü kitabını okumuştum. Orada sevdiğim öyküler vardı, ama bu kitabını daha çok sevdim. Sanırım romanı ilgi çekici yapan romanın ayrıksı kadın karakteri Sian’dır.yüz doksan

Talihsiz bir kaza ile bir bacağını kaybetmiş Sian, proteze mahkum olmuş. Mack’e tonluk tahtalar olduğunu söylüyor protezlerin esprili bir dille. Sadece bacak değil, kalçasında ne idüğü bilmediği oldukça rahatsız edici bir ağrı var. Uykusuzluk ve kabus içinde uyanma da son zamanlarda artmış, şu an bulunduğu Whitby şehrinde.

Whitby’den söz açılmışken biraz da bu ilgi çekici şehirden bahsedelim. Bu tarihi şehir tam anlamıyla gotik bir şehir. Bu gotiklik çift anlamalı; hem mimarideki anlamıyla, hem de vampir ve çeşitli sivri dişli canavarların tarihsel mekanı bu efsanevi karanlık şehir. Kazılarda bulunan iskeletler de şehrin karanlık yüzünü gözler önüne seriyor. Buna rağmen iyi kalpli Azize Hilda’nın da şehriymiş burası. Ve onun mesken tuttuğu manastır romanın en önemli mekanı. İşte yüz doksan dokuz basamak söz konusu manastıra çıkan merdivenin adı. Tepesi Doğu Uçurumu olarak adlandırılıyor. Sadece yürüyerek çıkılıyor buraya. İş icabı tepeye çıkması gereken arkeolog Sian için bu durum biraz meşakkatlı…

Bir aşk ve nefret romanı Yüz Doksan Dokuz Basamak. Romanın erkek karakteri Magnus yani Mack ve onun sıradışı köpeği Hadrian ile merdivenlerde karşılaşıyor Sian. Yukarı çıkarken gelip yetişiyorlar Sian’a köpek ve sahibi. Arkadaki durumdan tedirgin olan Sian’ı, Mack rahatlatır, bir tehlike olmadığını söyler.

Aslında Mack ve Sian ilk başlarda birbirlerine ısınmıştır ve birbirlerine karşı oldukça kibardır. Bunda Mack’İn fiziksel çekiciliğinin de rolü oldu sanırım. Ama sonra ne olduysa ikisi arasındaki derin görüş farklılıkları ortaya çıkar. Sian dünyaya eski filozofların “evren nasıl yaratıldı” gibi sorular soran bir bakış açısına sahipken, Mack günümüzün “su borulardan nasıl yukarı çıkar” gibi konularda uzmanlaşıp başka alanlara ilgisiz akademisyen bakış açısına sahip. Benzetme oldu mu bilmiyorum ama Sian bir arkeologken ve Whitby’de bir arkeoloji çalışması bulunuyorken, Mack ise bir doktordur ve psitoksis ya da papağan ateşi denilen hastalık konusunda uzman.

Bundan sonra çift arasındaki tartışmalarda birbirlerine karşı bir küçümseme vardır. Örneğin Sian manastırın yüzyıllar boyunca bakımsızlığından yakınırken Mack’in yıkılıp tekrar yapılabilirdi lafı karşısında şaşkına döner. Konuşmalarında Mack hep popüler kültürden örnekler verirken, Sian ise tarihin tozlu raflarında unutulmuş kişi ve olayları örnek verir. “Hannibal Lecter kim?” diyordu Sian, buna karşılık da “William Holman Hunt da kim?” diyordu. Sian bir tür Jakoben bakışına sahipken, Mack’in onun küçümseyici bakışına karşılık iğneleyici bir tavrı vardır. Altmış altıncı sayfada başlayan ve yetmişinci sayfada noktalanan şiddetli tartışmanın karakolda biteceğini düşündüm bir ara. Tartışmanın son kertede hayırlı bir işe vesile olması da “oha yani” dedirtti.

Buna rağmen çifti bir araya getiren romanda bir alt metin olarak işlenen romanın gotik hikayesidir. Hikaye aslında Mack’in babasından kalan bir şişe içindeki, içinde yazıların bulunduğu kağıt rulonun hikayesidir. Rulonun zarar görmeden şişeden çıkarılması gerekiyordu ama şişeye sıkışmıştı. Neyse ayrıntıları boş verelim bundan sonra ikisi buradaki yazıları çözmeye başlarlar. Yazılar 1788”den Thomas Pierson adlı, kendisinin bir vampir olduğu sanılan kişi yazmış. Yazılar çözüldükçe bu hikaye de diğeri gibi enteresan bir hal alır…