Obabakoak

Gölge Konuşuyor;

Kısa aralıklarla Kürt ve Bask dilinde yayımlanmış iki eser okudum. Bu unutulmaya yüz yutmuş ve unutturulmak istenmiş olan dilleri canlandırma ve koruma altına alma isteği bu tür dillerdeki eserlere daha bir değer biçmeme vesile oluyor. Bu diller lehine pozitif ayrımcılık yapmayı da kendime borç bilirim. Dillerin yok olmasını ekolojik bir sorun olarak görüyorum. Pandaların neslinin tükenmeye yüz tutmuş olmasına  üzüldüğüm kadar söz konusu dillerin de tarih sahnesinden silinmesine üzülüyorum.

Gerçekten sadece Bask edebiyatının değil tüm Dünya edebiyatının bu değerli eserini bir türe, bir kategoriye sokmak çok zor. Başı sonu gövdesi olmayan bir roman ya da birbirine açılan öyküler toplamı demek en doğrusu. Zaman zaman da deneme ve eleştiri tadında oluyor.

Eser içinde kurmacanın nasıl olması gerektiğine dair tespitler var, örnekler var. Karakterler var özel şekil verilmiş. Ama mesela bir uzam vardır karakterin doldurduğu. Her şey hazır, karakter bekleniyor durumu söz konusu. Ya da önce karakter vardı, diğer şeyler sonradan yaratıldı izlenimi yaratılıyor. Böyle ya da şöyle bir karakter olsun, yanında onu tamamlayan ya da onunla antitez olan bir başkası… Sonradan ilave edilen kurmacanın başka unsurları, hem biçimsel hem içerikle ilgili. En sonunda tarz…

Yazı da bir tema olarak tüm öykülerde ya da bölümlerde baş rolde. Alt metin rolündeki tüm bu yazılar aynı zamanda karakterin bir tür sığınağı ve iletişim biçimi. Unutturulmaya karşı yazı çok önemli bir silah bununla birlikte. Kurmaca içinde kurmaca anlatının daha gerçekçi ve daha inandırıcı olmasını da sağlıyor.

Üç ana başlıkta işlenen romanın ilk bölümü Çocukluk ve birbiriyle daha ilişkili gibi görünen diğer iki bölüm Villamediana Halkı Onuruna Dokuz Kelime ile Son Kelimenin Peşinde romanın üç ana bölümü. Bask bölgesinin Obaba köyünde cereyan eden hikayeler yer yer çok özel bir dünyanın kodlarını çözme isteği gibi. Bir yazar, bir öğretmen ve bir rahibin üçüncü bir kişi tarafından anlatılan Çocukluk bölümlerinde tüm bu söz konusu olan kişiler yetişkin olduğu için sanki bu şahsiyetleri izleyen üçüncü gözün bir çocuk olduğu ve onun tarafından hatırlandığı hissi uyanıyor…

Kodlar simgeler dünyası ise birinci tekil şahıs tarafından anlatılan ikinci bölümde kendini gösteriyor. Hikayenin tılsımı bu bölümde. Bu açıdan kodları çözecek dokuz kelimenin var olduğu ve bu kelimelerin ne olması gerektiği ile ilgili tartışmalar yüz otuz üçüncü sayfada başlıyor. İkinci bölümün sonuna kadar ilk sekiz kelime tartışılırken, uzun sona bölüm son kelimenin izi sürülüyor. . Ama bellekle ilgili şüpheler vardır ve daha ziyade kalbe benzetilir bellek. Aptaldır çünkü. Hatırlamaya çalışmak bir dili yeniden kurmak demek aynı zamanda.

Burada biraz da kadraja giren yan malzemeden bahsedelim. Örneğin birinci bölümün sonundaki Marie’nin Açıklaması adlı bölüm kitaptaki en ilgi çekici malzemelerden biriydi. Marie hayvanlar arasındaki statü farkını ortadan kaldırmış gibiydi. İnsan hayvanı özel bir statü ile ödüllendirilmiş değildi. Kent diye birinden bahsedilir övgüyle bu bölümde. Ama Kent bir attır, duyguları, düşünceleri olan bir at. Yine Gordon diye birinden bahsedilir, o da saygıdeğer bir yarasadır…. Bir başka ilginç malzeme ise Boris Karloff ile ilgili olanıydı. Bilindiği gibi Boris Karloff beyazperdede Frankeştayn’ı ilk canlandıran kişidir. Onun en sevdiği hikaye olan Zengin Tüccarın Hizmetçisi’nden bahsedilir. Zengin tüccarın hizmetçisi bir gün Bağdat pazarına gitmiş ve Azrail ile karşılaşmıştır ve Azrail onu eli işaret ederek korkutmuştur. Bunun üzerinde hizmetçi hızla tüccarın konağına gelir ve efendisine olan biteni anlatır ve ondan yardım ister, hizmetçinin isteği üzerine tüccar onun İsfahan’a kaçması için en hızlı atını tayin eder. Hizmetçi büyük bir hızla İsfahan’a girmiştir. Akabinde tüccar pazara gider ve Azrail ile karşılaşır. Ona hizmetçisini neden korkuttuğunu sorar. Buna karşılık da Azrail aslında hizmetçiyi korkutmadığını sadece şaşırdığını söyler. Çünkü onunla bu gece İsfahan’da karşılaşacağını sanıyormuş… 🙂