Yalnız Bir Avcıdır Yürek

Gölge Konuşuyor:

Ne güzel bir kitap ismi değil mi? Bunu kitabı okuduktan sonra daha net söyleyebiliyorum. Cuk diye oturmuş. Romanın “avcı” karakterlerini gözümün önüme getirdiğinde daha iyi anlıyorum. Yalnız yüreklerin öyle sık tekrarlanan bir avlanma mevsimleri yok. Bundan dolayı da yakaladılar mı avlarını bırakmak istemiyorlar.

Anlaşılacağı üzere konusu ya da ana duygusu  sevgi olan bir roman okudum. Ve dolayısıyla roman doğrudan kalplere sesleniyor. Başka bir çok şey de söylenebilir roman için ama bence en önemlisi bu.

1940 yılında ilk defa yayımlanmış bir roman. Yazarı da henüz yirmi üç yaşındaymış ve ilk romanıymış. MCCullers’in Yelkovansız Saat dışında Türkçede yayımlanmış diğer eserlerini de okudum. Diğer kitapları ile karşılaştırdığımda bana sorarsanız olgunluk dönemi eseri yazarın bu romanı…

Roman pek sessiz başladı aslında. Romanın en önemli karakteri sayılabilecek  sağır ve dilsiz  John Singer’ın, yine kendisi gibi sağır ve dilsiz olan Yunanlı arkadaşı Antonapaulos ile olan dostluğuna şahit oluyoruz. Ne olduysa Yunanlının önce sağlığının bozulması sonra da aklını tamamen yitirmesi ikilinin ilişkisini başka bir noktaya getirdi. Artık Singer arkadaşının vasisi gibiydi.

Sonrasında bu dostluğun bıraktığı boşluk dolduruldu mu, sorusu sorulabilir. Asıl hikaye bu işte. Ama soruya verilebilecek net bir cevap yok yine de. Sevgisinin nesnesi konumunda üç kişi var sonrasında: Statü kaybetmiş bir ailenin on dört yaşındaki kızı Mick (Margaret Kelly), bir ayyaş serseri gibi görünen ama bol bol okumuş altın kalpli Jack Blount ile ırkına göre daha ayrıcalıklı bir konum elde etmiş zenci Doktor Copeland var. Başka önemli karakterler de var ama sac ayağı ismini  zikrettiklerimdir. Singer dışında diğer üç karakterin pek bir araya geldiği söylenemez. Hatta Mick ile Doktor tanışmışlar mıydı? Hiç hatırlamıyorum. Yine de ustaca bir kurgu ile karakterler buluşturuluyor. Hepsinin adalet duyguları var. Doktor Copeland da Blount gibi mürekkep yalamış biri. Hayatını zenci ırkının iyiliği için adamış ama ona pek ırkçı diyemeyiz. İlk başlarda sanki ırkçılığın sınırlarında gibiydi, sonradan öyle olmadığını anlıyoruz ya da bunu Singer ve Blount değiştirdi. Örneğin Zenci ırkının üstünlüğüne inandığına dair bizi şüpheye düşüren lafları vardı. Mesela Afrika’dan köle olarak getirilen atalarından sadece güçlü olanların ayakta kaldığını söylediği bölümü buna örnek verebiliriz. Bunun yanına Karl Marx’ı çok iyi bilen biri. Dört çocuğundan birinin adını da Karl Marx koymuş. Tamamen cahil insanlara onların anlayacağı dilden marksizm dersi ve sınıfları anlatması konu ile ilgili ders veren birçok kişiyi kıskandıracak nitelikteydi…

Yaşına göre daha olgun olan Mick ise farklı bir çocuk. Amerika gibi bağnaz bir yerde o yaşta bir çocuğun siyasi bir duruşunun olması pek rastlanan bir şey değil. Faşizmden nefret ediyor olması da tamamen iyiliğinden kaynaklanıyor. Kendisini Mozart ile tanıştıran arkadaşına da bir soru sorar mı? Faşist mi bu Mozart? Sonrasında da müzik ve özellikle Mozart onun ruhuna en iyi gelen şey oluyor…

Fakat ben en çok Jack Blount’u sevdim. Beyaz olmasına rağmen Copeland’ın kariyerine sahip değildi. İşsizdi. Kendini içkiye vermişti. Artık eskisi gibi okumuyor ama insanlara sürekli bir şey anlatıyor. Onun tarzı biraz daha eyleme yönelik yalnız, Doktor gibi sadece bilgilendirmek değil…

Beklenmedik olaylar da romana heyecan katıyor. Mick’in kardeşlerinin havai fişek yüzünden komşularının çocuğunu yaralamaları, yine Copeland’ın yarı deli kızı Portia’nın kocasının karıştığı bir olay yüzünden kodesi boylaması ve hapishanede karşılaştığı kötü muamele nedeniyle sakat kalması, zamansız bir intihar vakası da romana heyecan katarken, aynı zamanda romanın duygusal yönünü de kuvvetlendiriyor….

Reklamlar