Sanşiro

Gölge Konuşuyor:

Natsume Soseki’nin modern Japon edebiyatında neden duayen sayıldığını teyit eden bir roman daha. Japonların Tanzimat’ı sayılan ve Japonya’yı Batı kültürü ile, dolayısıyla roman ile tanıştıran Meiji döneminin en önemli romancısı Soseki. Ama sanki roman sanatında bizden daha az zorlanmış Japon. Haiku yazarının kaside yazarından daha az zorlanması da bence normal. Bunu söz konusu türleri küçük ya da büyük gördüğümden değil haikunun bir tür olarak nesire daha yakın olmasından dolayı söylüyorum.

Ama biçimsel olarak ne kadar kolay gelirse gelsin içerik olarak Japonlar da bizim kadar zorlanmışlar. Çünkü Şanşiro’nun içinde Batı kültürünü anlamanın zorluğunun yanında roman denilen türün içeriğinin ne olacağı ve türü anlamlandırma da  tartışma konusu. Bunu sanki romandakiler de tartışıyor.  Sanşiro macerasında ne kadar zorluk yaşadığını misal “hidrotopya” ile ilgili bölümde söz konusu. İbni Rüşd’ün trajediyi anlamlandırma çabasındaki krize benzer bir kriz Sanşiro’nunkisi. Çünkü bir dildeki bir kavramın hatta eylemin karşılığını başka bir dilde bulmak zor olduğu gibi, bunun için efor sarfetmek gerekebilir. özellikle çeviri yapan arkadaşların kimi zaman bu durumdan muzdarip olduklarını biliyorum.

Bizim tarzımız romanı Batılılar icat etmiş, o halde batılıların yazığı gibi yazılır olmuş. Ne var ki, hem Batılılar gibi yazma hem de kendi değerlerimiz ile sentezler yapma konusunda yeterince maharetli olmadığımız söyleniyor. Ben de bu düşünceyi kısmen destekliyorum. Düşünüyorum da belki de en büyük şanssızlığımız Soseki gibi birinin çıkmamış olmasıdır bu topraklardan. İyi bir yazardan ziyade toplumsal ve siyasal dönüşümleri algılayacak, kavrayacak sağlıklı kafannın olması gerekir. İşte bizde maneviyat var, batılılarda var ama güdük. Bizdeki tek eksiklik bilim-teknoloji. Hatta daha da ileri giderek aslında bu teknolojinin biz de olması gerektiğini düşünenler var. Alafranga züppe de bu kafanın ürünü.

Mişima çok güçlü ve belki de modern Japon edebiyatının en güçlü romancısı ama damarları gösteren edebiyatçı hiç şüphe yok ki Soseki’dir. Soseki okuduktan sonra Mişima okurunun daha da bir aydınlanacağı düşüncesindeyim. Kökler, kaynaklar, damarlar çok belirgin Soseki’de. Sanşiro gibi arada kalmış kimi karakterler sayesinde de batılılaşmanın sancılarını görürüz. Dipnotlar tarafından zenginleştirilmiş Soseki romanlarında bir kültürü öğrenirken, söz konusu kültürün başka bir kültürle nerede ve nasıl bağ kurduğunu da görebiliriz. Diyelim ki ansiklopedi okumaktan hoşlanıyorsunuz, bilgi açlığı duyuyorsunuz, romanın bilgi kaynağı olmadığını düşünüyorsunuz bundan dolayı okumuyorsunuz o zaman yine de Natsume Soseki sizin yazarınız.

Bir kahraman olarak Şanşiro’yu da kafanızdaki birçok roman kahramanın sentezi olarak görebilirsiniz. Bir anti-kahraman olarak da okunmaya müsait biri. İçine kapanık, sinik ve edilgin olması onun meselesini daha çetrefilli hale getiriyor. Kimi zaman Mişima romanlarındaki gibi bir kadının gönlünü ya da bedenini keşfe dalarken yaşanılan tefekkürün hareketsiz bıraktığı bir kahraman. Taşra ile bağlarını koparamayan bir kentli o. Annesi yanında olmamasına rağmen romanın önemli bir figürü. Geçmiş aynı zamanda geleneği de simgelemektedir. Yine de onun en büyük meselesi büyük resimle ilgili. Gönül adlı romanındaki gibi karakter bu sorunu bir “hoca” vasıtasıyla aşma durumunda. Buradaki hoca Gönül’dekinden bir noktada ayrılıyor o da buradaki hocanın roman yazması sayesinde ona başka bir kapı açılması. Hocanın ilmine vakıf olmak değil, söz konusu ilmi aşmaktır esas olan. Söz konusu ettiğimiz her iki romanda da bu var. İşte karakterin hocasıyla birlikte bize nasıl bir konum atacağı romanın asıl meselesi gibi…