Karakalpak Kızı

Gölge Konuşuyor:

Beklentileri aşan bir roman oldu şüphesiz ki. Bir coğrafyadan ve bu coğrayanın kültüründen türkçedeki yegane kitap olduğu için okumak istemiştim bu romanı. Söz konusu coğrafya Karakalpakistan. Özbekistan’da özerk bir bölge. Akraba bir dil, akraba bir kültür. Ama kesinlikle aynı dil değil.

İki bölümden oluşuyor roman. Her bölü ayrı bir roman gibi. Birinci bölüm de geleneğin pençesinde bir toplum, ikinci bölümde umut ışığı. İkinci roman Karakalpaklılar için beklenmedik bir hikaye.

Bu böyle gitmez, gitmemeli diye düşünüyor insan. Açıklanabilir olduğunda gelenek kabul edilebilir oluyor. Ama romanda geleneğin pencesine düşmüş Karakalpak toplumu için yapılanların açıklaması yok. Özellikle kadının toplumsal konumu hususunda. Cumagül’ün öfkesi olmasaydı hiç umut ışığı yok diyecektik. Bir de uzaklarda bir yerde birileri devrim diye bir şeyden bahsediyor. Ama ona umut bağlamamak lazım.

Cumagül’ün en büyük esin kaynağı artık hayatta olmayan bilge kadın Ayşe teyzenin ona söyledikleri. Ayşe teyze son derece gerçekçi bir kadınmış. Umutla ilgili söyledikleri zihni meşgul ediyor. “Umutlaran korkun diyen Ayşe teyze şunları söylüyormuş: “Karanlık bozkırda kurt gözleri gibidir umut… Parlayan aldatıcı gözlere yürüdüğünde kurdun ağzına düşüverirsin… Karanlık bir uçurumda tutunacak dal gibidir umut… Bazıları aşmayı başarır, tutunamayan uçurumun dibini boylar… Bu derin uçurum, dört katmandan ibarettir… İlki acı bir düş kırıklığı, hemen altında çaresiz bir umutsuzluk. Üçüncü biraz derinlerde… Burası için şöyle derler: Kişinin kendine karşı kayıtsızlığa düşmesi ve sonuncu en dipte, arsız gülüşüyle ölüm!…”

Cumagül romanın hemen başında annesi Sanem ile birlikte babası Zaripbey tarafından dövülerek kapı önüne konur. Cumagül’ün kaderi ileride bununla kalmaz. Kocası Turumbet tarafından benzeri muameleye maruz kalır. Kadınlara karşı inanılmaz bir zulüm söz konusudur Karakalpak toplumunda, özellikle de mal mülk sahibi baylar tarafından. Cumagül için durum dayanılmaz haldedir ve küçük umut ışığını, devrimi kovalar. Arkadaşı Bibigül’ün “Tanrı’ya karşı gelmek, kocayı saymamak, zenginleri soymak” gibi şeylerin öğretildiği o dünyaya karşı uyarılarını dikkate almaz. İkinci roman zaten devrimi işliyor. Yani Karakalpak kadının durumunun iyileştirilmesi dışarıdan bir müdahele ile gerçekleşeceği umudu belirir.

Romanda genelde sade, yalın bir anlatım söz konusu iken. Bu sadelik ve yalınlığın altında bir şiirsellik vardı. Yukarıda Ayşe teyze bahislerinde olduğu gibi yer yer filozofça, bilgece bir bakış açısı ile sunuluyor olanlar. “İftira tohum gibidir, ekersin biter. Ama birden değil… İnsanı uzun süre içten içe kemirir… Dışa vurmadan içeride olgunlaşır, sonunda zorlanmaya dayanamayıp zehirli afyon başları gibi patlar ve ve katmerli çiçeklerini açar…” Bu son cümledeki benzerlik ile yaratılan dilsel ve sanatsal zenginlik romanın her sayfasına sirayet ettiğini söyleyebiliriz… “Masal cini gibi kaşla göz arasında fundalıklarda kayboldu.” cümlesinde görüldüğü gibi.