Toplumsalın Sınırında Beden

Gölge Konuşuyor:

On sekizinci yüzyılın sonundan itibaren başta Fransa olmak üzere, uluş inşası sürecinde, ulusal sınırlar içinde, insanlara artık kul ve köle yerine vatandaş statüsü verilmesini hepimiz olumlu bir şey olarak görürüz. İlerici ve devrimci sayarak bu gelişmeyi baş tacı ederiz. Oysaki bu statü, üretim biçmindeki dönüşümler neticesinde sosyo-ekonomik sınıfları reddetme amacıyla yürürlüğe konmuştur. Daha ziyade işçi sınıfının reddi anlamına gelir bu… Reagen ve Teatcher ile başlayan süreçle birlikte neoliberalizm ve onun sosyal yeniden üretimi olan postmodernizmle birlikte, sermayenin ülkesizliği, ulus-devletin çözülme süreci ve vatandaşlığın işlevsizleştirilmesi ile birlikte, moderliğin o homojenliğe dayanan ideolojisinin artık çözüldüğü düşüncesi hakim oldu. Ne var ki, kültürel çokluk, kinizm, sağ ve sol ideolojilerin ortadan kalktığına dair inanç da aslında bir tür işçi sınıfının varlığını gizlemeye yönelik manevralardır.toplumsalın 001

Modernlik ilerlemeyi hedeflediğinden geleneğin pek yeri yoktur  ideolojisinde. Ama kendi geleneğini kurmuştur modernlik ulus-devlet şemsiyesi altında. Post-modernliğin yürürlüğe girmesiyle, ulus-devletin tekçi anlayışının yapıbozumuna uğratılmasıyla eski gelenekler tekrar kendilerine alan buldular. Bunun olumlu taraflarını da gözardı etmemek gerekir. Örneğin Kürtler, Aleviler  ve kadınlar haklarını daha yüksek sesle duyurdular. Bir de benim için negatif olan, dincilerin egemenliği söz konusu, dindarlar demiyorum.

Heyhat! Feodal dönemde yoksullar toplumun en sevilen kesimiymiş. Tanrının çocukları kabul ediliyorlarmış ve aç bırakılmıyorlarmış. Modern kapitalizmle birlikte tembel ve işe yaramaz olarak görülmüşler ve toplumun en alt “tabaka”sı ilan edilmişler. Vahşi kapitalizm, fordizm, refah devleti, post-fordizm derken günümüzde yoksula reva görülen düşük ücretli, güvencesiz ve geçici işler olmuştur. Yaşar Çabuklu seslerini duyurabilmeleri için direniş seçeneğini göstermişse de yoksulların örgütlenebilmeleri zor görünmekte. Ama galiba başka çare de yok…

Keynesyen politikalar ve refah devleti ile birlikte Batılılar saadetlerinin sonsuza kadar  sürebileceğine inanmışlar. Ne var ki, arz talep dengeleri nedeniyle altmışların sonunda kar marjları düşmüştür. Böyle durumlarda sistemin kendini yeniden üretme ihtiyacı doğar. Seksene geldiğimizde ekonomik yeniden üretim yani neoliberalizm, neoliberalizmin ideolojisi sayılan post-modernizm ile sistemin emek sahasındaki yeniden üretimi olan post-fordizm sayesinde kriz aşılmış gibi görünüyordu.  Katı sınıf politikaları ve katı bürokrasi esnek üretim nedeniyle rafa kaldırılmıştır. Bu da radikal muhalefeti söndürmüştür.

Tarih sahnesinde ahlak cephesinde aslında değişen bir şey olmamıştır. Tüm buyurganlar kendi ahlak sistemini dayatmışlardır. Günümüzde, modernliğin evrensel akla dayanan ahlak anlayışı da yerini, postmodernliğin daha gevşek ilişkilere dayalı piyasa ahlakına bırakmakta…

Kendime kızıyorum bazen, güncel-politik ile ilgili kitapları satın alıp da zamanında okumadığım için. Elimdeki kitabın baskısı 2004’te yapılmış. Geçen on iki yıl zarfında Çabuklu’nun bahsini yaptığı bazı şeylerin havada kaldığını söylemek zorundayım. Mesela ulus devletin, ulusal kimliğin ve ulusal birliğin  yetmişlere geldiğimizde çözülmeye başladığını her fırsatta söylüyor. Bence bu bugün itibarıyla kısmen geçerli. Türkiye özelinde ulus devletin ulusal kimliğin çözüldüğünü kimse iddia edemez. Belki bazı gelişmiş batılı ülkelerde aşılmıştır ulusallık, ama tam olarak değil. Sanki bu modern ve postmodern yaşam biçimi bir arada yürüyor; yan yana ve melez kimlikler altında…

Bir diğer katılmadığım nokta ise Çabuklu imalat sektörünün yerini hizmet sektörünün aldığı şeklinde bir iddiası varmış gibi geldi bana. Bence bu tamamen yanlış. Çünkü hizmet sektörü öne çıkarılıyor, imalat sektörü de arkaya atılıyor, görünmez kılınıyor. Bu neoliberalizmin bir hilesidir. Nihayetinde porselen tabak da üretiliyor, salça da, otomobil de. Üretime hiç bir şekilde ara verilmedi. Bu biraz emek piyasasındakibir dönüşümle ilgili. Esnek, güvencsiz ve hatta gayrıyasal çalışma için bu şekilde zemin hazırlanmış. (Son iki paragraf tamamen benim yorumum, bir gölge gibi araya girdim)

Çabuklu da insan, yanılabilir, ama onun tespit ve öngörülerinin çoğuna katılmamak elde değil. Modernlik yüzünden dışlanan bazı kimliklerin nasıl olup da postmodernlik sayesinde kendini ifade ettiği gerçeğidir. Bu Türkiye’de şu canlı kanlı yaşanan bir olgudur. Laik yaşam nedeniyle kendini dışlanmış hisseden bir kesimin kendini ifade olanağının ötesine geçerek iktidarına şahit oluyoruz. Üstelik bu postmodern arkadaşlar şiddette modern abilerinden katbekat daha fazlasını uyguluyorlar. Aklıma şimdi Fredirick Jameson’un lafı geldi şimdi: Posmodernlik modernliğin başka araçlarla yeniden üretimidir.

Kitaptaki denemeler, Yaşar Çabuklu’nun çeşitli dergi ve gazetelerde yayınladığı yazılardan oluşuyor. Bu serbest yazılar konuların benzerliğine göre sınıflandırılıp bir bütünlük oluşturulmaya çalışılmış. İlk bölümde, “Kollektif Birliktelikler Sarsılırken” üst başlığıyla verilen sekiz denemeden yedincisi nüfus ve Malthusçulukla ilgili. Önceki altı denemeyle tali bir birlikteliği var bu yazının. Yoksulları, alt sınıfları suçlamak için zenginlerin en büyük silahıdır “abi ne yapalım çok ürüyorsunuz, size yiyecek bulamayacağız bu gidişle” anlayışı, yani malthusçuluk. Artık pek de geçerliliği kalmamış, sadece bazı zevzeklerin dillendirdiği “efenim nüfus geometrik, yiyecekler aritmetik artıyor, sonumuz felaket” anlayışı çürütülmüş durumda…

Beden politikaları postmodern toplumda, modern topluma göre epey bir farklılık göstermiştir. Modern toplumda yaşlılık bir illet olarak görülmüşken, postmodern toplumda yaşlılık da tüketimin alanına sokulmuştur. Modern toplumda yaşlıların genç gibi davranmaları ayıplanırken, postmodern toplumda yaşlının yaşlı gibi davranması ayıplanmıştır… Modern toplum acı ve ağrı ile de savaşmıştır: Aspirin devrimi. Postmodern toplum ise modern öncesi toplumdaki gibi acıları karşı dayanıklı olmayı, acı ile terbiye etmeyi değil; acıyı belli etmemeyi, acıyı gizlemeyi reva görmüştür… Disipliner modern toplumda duygusallığa yer yoktu. Postmodern toplumda duygular ticarileştirilmiştir. Simülasyonlar nedeniyle oluşan sentetik duygular pazarlanıyor postmodernlikte. Aynı zamanda modernlikte sadece özel alan ile sınırlanan duygusallık postmodernlikte hayatın her alanında vardır. Duygusal emek diye bir şey bile var edilmiştir… Yeryüzü ile insan derisi arasında bir analoji kurmuş Çabuklu. Derinin, bedenin farkına varan modern insandır. Öncesinde sadece bazı ritüeller nedeniyle, özellikle kurban mitosunu karşılamak amacıyla bedenin kabuğu kullanılıyormuş. Modern toplum insan bedeni üzerinde sınıflandırmalar yapmış, daha ziyade yüzü öne çıkarmıştır. Postmodern zihniyet ise bedenin tüm girinti çıkıntılarını, tüm uzuvlarını ve tüm kıvrımlarını ortaya dökerek bir çokluk yaratmıştır. Bu sayede beden politikalarını tüketimin dolayımına sokmuştur… Ortaçağda hastalık yozlaşmanın ve günahların bir sonucu olduğu düşüncesi hakimdi, modern çağda ise hastalık savaşılması gereken bir düşman olarak algılandı. Hastalığın vücutta yayılması istilacı güçler, tedavi yöntemleri ise milli güçlerdi. Postmodern çağ daha ziyade hastayı iyileştirmeye çalıştı. Bireysel bir tüketici olarak tanımladı hastayı. Hasta tatmini en önemli şeydi. Postmodern çağda yasaklanan sahte doktorlar ve alternatif tıp uygulamaları da sektördeki pastayı genişletti…

Giyim tarzı, modern öncesi ve modern toplumda toplumsal hiyerarşinin bir ölçüsü olarak kabul ediliyordu. Moda da bu amaca hizmet ediyordu.Ne var ki, hazır giyimin yaygınlaşmasıyla haute couture denilen yüksek dikim etkisini kaybetti ve giyim sınıfsal konumun aracı olma özelliğini kısmen kaybetti. Yine de giyim yukarıdan aşağıya moda aracılığıyla belirlendi. Postmodern kültürle birlikte moda yukarıdan aşağıya olduğu gibi aşağının da tarzı dikkate alarak gelişti. Postmodern kültürde bir diğer yenilik de modern kültürün homojen giyim tarzı yerini çokluğa, çeşitliliğe bıraktı. Bu sayede de kar oranları kallavi hale geldi. Bunlara rağmen alt ve üst sınıflar arasındaki eşitsizlik ortadan kalkmadı. Orta sınıflar ise giyim harcaması bakımından üst sınıfa yaklaştı. Bunun nedeni hazır giyimdeki ucuzlamadır. Ucuzlamanın nedeni tam bir trajedi. giyim atölyelerindeki ucuz işgücüdür…

Fetişizm önceleri bir kusur sayılıyordu. Pozitivist düşünceye sahip modern batılı için bu kabul edilemezdi. En maddeci filozof olan Marx bile insan ile metalar arasındaki ilişkiyi ancak meta fetişizmi kavramı ile açıklamıştır. Buradan da yabancılaşma kavramnı açıklamıştır. Ne var ki, postmodernlik fetişizmi kişinin bir özel alanı, bir farklılığı sayarak demokratikleştirdi…

Tarihsel olarak sporun farklı işlevleri olmuş. İşlev ne olursa olsun iktidarlar genelde spora pozitif bir anlam yüklemişler. Bedenin kontrol edilmesi, gösteriş amaçlı, tanıtım ve ideoloji, postmodernklikteki gibi haz aracı olarak işlev görmüş spor.

Yemeğin işlevi daha farklı. On dokuzuncu yüzyıla kadar kamusal alanda yemek yemek, yemeklerden konuşmak ayıplanırdı. Yeme içme bir bedensel haz olduğu için bu faaliyetler ayıplanırmış. Ama modern anlamda ilk restoranların açılmasıyla sofra adabı kamusal alana taşınmış. Yemeğin fizyolojik yönü tartışılmış. Gastronominin gelişmesiyle de beslenme, diyet konuları üzerinde konuşulmuş. Bunun yanında yemek beslenmek için değil kutlamalar, serbest zaman ve protokol aracı olma işlevine sahip olmuş. Postmodernizm de yemeği kültürleştirmiştir. Yemek eleştirmenleri sayesinde yiyecekler gizemli, estetik, egzotik nesnelere dönüşmüştür. Yiyecekler ile ilgili yeni söylem geliştirilip, mesela patatesin tarihi, patates ile ilgili efsaneler gibi marjinal konular bu söylemin içine dahil edildi. Aynen giyimdeki haute couturenin (yüksek giyimin) yerine hazır giyimin geçmesi gibi, haute cuisine (yüksek yemeğin) yerine de hazır yemek (fast food) geçmiştir. Fast foodlar sayesinde de Ritzer’in ortaya attığı “toplumun mcdonaldlaştırılması” olarak adlandırılan bir davranış modeli gelişmiştir. Bu da daha ziyade müşteri ile personel arasında bir sinerji yaratmaya dayanıyordu.

Akışkanları kontrol altına almak hem hıristiyanlık hem de modernlik açısından önemliydi. Çünkü akışkanların serbestçe dolaşması toplumsal ahlak için bir tehditti. İster kan olsun, ister su olsun, ister sperm olsun farketmez, serbestçe dolaşamaz. Fakat on yedinci yüzyıl benim de bu sayfalarda Sennett’ın Ten ve Taş adlı eserinde bahsini ettiğim dolaşım için önemli bir yüzyıldı. Batılılar önce vücutta kan dolaşımını farkettiler. Yollar sayesinde şehirde insan dolaşımı sağlandı. Mal mülk ve para ingiliz devrimleri neticesinde dolaştırıldı. Ve en önemlisi kanalizyon şebekesi sayesinde kent adamakılı bağırsaklarını boşalttı. İnsan bedeni çeşitli analojiler sayesinde bilimsel alanda esin kaynağı oldu. Bunun yanında akışkanlar mekaniği gibi konular sayesinde insanın sinir sistemi ve duygusal dünyası açıklanmaya çalışıldı. Postmodernlik ise hayatı akışkan kıldı. Her şey akıyordu. Akmayan bir şey yoktu. Dolayısıyle her şey çok hızlıydı, değişkendi. İnsan duyguları da. Ne var ki hızlı olması insanları iyice atomize etmiş birbirinden uzaklaştırmıştır.

Lafı biraz uzattık. Özetlemeye çalıştık aslında. Çabuklu’nun bir iki cümleyle, anarşist bir bakış açısıyla getirdiği çözümleri taşımadık buraya oysa. Ama ne yapalım beden politikaları önemlidir. Kapital merkezli dünyanın olmazsa olmazlarından. Sürc-i lisan eylediysek affola…