Bu Salı

Gölge Konuşuyor:

Çok bahsedilmişti, çok övülmüştü Wolfgang Borchert, kısacası yoluma çok çıkmıştı ama okumak nasip olmamıştı. Fazla bir şey yazmamış zaten; birkaç şiir, birkaç öykü, birkaç oyun. Yirmi yedi yıla daha ne sığdırabilirdi ki. Yazdığı her şey beğeni toplamış, olay olmuş. Bu kitabın başında Heinrich Böll, bu talihsiz yazar için yazdığı önsözle bizi onun trajedisine ortak ediyor. Savaş ve tutuklanmalar nedeniyle sağlığı bozulan yazarın ölmeye yakın, deli gibi, ara vermeden yazdığı şeyler bütün yazdıkları. Bu kitaptaki öykülerde son yazdıkları imiş. Kendisini ölümsüz kılan ve biz okuyalım diye bize bıraktığı çok değerli eserlerini şimdiye kadar okumadığım için hayıflandım. Ne yapalım ki kırk elli yıl önce ülkemizde farkedilip, değerli bulunan bu değerli yazarın eserlerine ulaşılamıyor. Hali hazırda basılı hiçbir eseri bulunmuyor Borchert’in.bu salı

Ne var öykülerinde? Tek kelime savaş var. Kahramanlık yok, hiç yok. Savaş pis işmiş, hiç iyi tarafı yokmuş zaten. Boğazınıza kadar pisliğe kadar batmış bir ortamda kahramanlık söz konusu olamaz. Savaştan bahsedilmiyorken savaş var öykülerde. Savaş sırasında ve savaş atmosferinde yazılmış, ve neredeyse yaşamında savaş hiç eksilmemiş birisi tarafından. Kaç can alındığını hiç yazmıyor öyküler, ama verilen canlar bolca işleniyor.

Yoğun bir simgesel anlatım kullanılmış öykülerde. Renkler kullanılışı ve kullanıldığı anlamlar konusunda oldukça başarılı sayılır Borchert. Her renk yok tabi ki, bazı renkler es geçilmiş, mesela kırmızı. Kırmızı nerdeyse hiç zikredilmiyor öykülerde, sadece bir iki öyküde, özellikle kar ve kar beyazlığıyla, kara düşen kan ile zikrediliyor. Kara ise az sayıda işleniyor. Mor, mavi ve gri yoğun bir şekilde işleniyor. Bu üç renkte negatif anlamlarıyla kullanılıyor. Özellikle daha olumlu özellikler bağışlanan mavinin öykülerde karamsarlığı, yalnızlığı ve sıkıntıyı yansıtması değişik olmuş. Zaten koyu tonları kullanılmış mavinin, mavikara gibi bir ifade bile var. Mor ise otoritenin ve korkunun sembolü gibi olmuş, gri ise umutsuzluğun sembolü olmuş.

Yukarıdaki resme bakınca öykülerde oldukça karanlık ve karamsar bir atmosfer olduğu düşünülebilir ama tam öyle değil. Mizahi bir dil eşlik ediyor bazen. Zira savaşın düz mantığının yansıtılış biçimi yer yer gülümsetiyor. Örneğin Bowling Oyunu adlı kitaptaki ilk öykünün başlangıcı manidardır; “İki adam bir çukur açmıştı yere. Pek geniş ve neredeyse rahat bir çukurdu. Bir mezar gibi. Katlanılıyordu. Önlerinde bir tüfek vardı. Biri bulmuştu tüfeği insanlara ateş edebilsin diye. Çokluk hiç tanınmazdı insanlar. Dilleri bile bilinmezdi. Ve kimseye bir şeycik yapmamışlardı. Ama işte tüfekle üzerlerine ateş etmek gerekiyordu. Öyle buyurmuştu herhangi biri. Ve biri de onların pek çoğu öldürülsün diye tüfeğin dakikada altmıştan çok atış yapmasını sağlamıştı.Ve karşılığında ödül verilmişti kendisine.” 

Savaş da olsa, yoğun bombardıman altında da olsa yine de yaşam devam ediyor görüntüsü var öykülerde. Bombardıman ve enkaz ortamındaki insanların ruh halini daha taze bitirdiğim Sırtımdaki Ev adlı roman da güzel bir şekilde yansıtmıştı. Böyle bir ortamdan etkileyici öykülerin çıkması normal. En dokunaklı öykülerden biri olan Ama Fareler Gece Uyur bu bakımdan çok değerli bir öykü. Boğazına kadar pisliğe batmış insanların yaşantısı bu derece estetize edilebilirdi.

Çok tekrarlar yapılmış öykülerde bile bile. Çünkü bir haykırış, bir çığlık var öykülerde, sesini duyurmak isteyen biri var çünkü. Uzun Uzun Yollar Uzunluğunca adlı öykü şiirin imkanları kullanılarak bu ruh halini çok güzel yansıtmış. Tekrarlar nakarat vazifesi görüyor bu bakımdan. 57 kişinin ölümü ve tek ölmeyen gencin çığlıkları o biçim dile getirilmiş. 57 canın olduğunu Woronesh’te gömüldüğünü her fırsatta dile getiriyor yolda yürüyen tarifsiz acılar içindeki canını kurtarmış adam; “Yolda bir adam koşuyor. Uzun uzun yol boyunca. Korkular içinde. Korkularıyla dünya içinde koşup duruyor. Sallantılı dalga-dünya içinde. O adam benim. Yaşım 25 beş. Ve yoldayım. Tramvaya varacağım. Tramvaya binmeliyim. Çünkü hepsi peşimde. Bir fena peşimdeler. Bir fena peşimdeler ki. Bir adam, korkularıyla yolda koşup duruyor. Adam benim. Bir adam kendisini kovalayan bağırmalardan kaçıyor. Adam benim. Bir adam domateslere ve tütüne inanıyor. Adam benim…”