Yüzücü

Gölge Konuşuyor:

John Cheever’a başlamak için doğru kitap bu olabilirmiş, daha önce okuduğum Sanki Cennetti Görünen değil. İlk romanla başladığım için acaba Cheever’ın öykücülüğü daha iyi olabilir mi, diye düşündüm. Çevirmenlerde mi sorun arasam? Bu kitabın çevirmeni Tomris Uyar, önceki Roza Hakmen. O zaman çeviri tartışma konusu değil. Ya da belki okur-metin uyumsuzluğudur, böyle bir şey de olabilir. Okur metinle ilişki kuramayabilir.  Belki de sorunu benim öyküyü daha çok sevmemde arayabiliriz.

Şimdi bunları tartışmamın nedeni Yüzücü‘yü oldukça beğenmiş olmamdır. Amerikan gotik daha çok işleniyordu SCK’de tüm asık suratlılığıyla ama buradaki öykülerde bu ruh haline karşı müstehzi bir duruş var sanki. Ama burada kasabalı tipinden ziyade daha bir üst burjuvazi var. (Hoş. Burjuvazinin etimolojisine baktığımızda fransızcada kasabalı anlamına geldiğini görüyoruz.) Burjuvazinin hovardalığı ya da Veblen’in kelimeleriyle “gösterişçi boşa harcamasına” şahit oluyoruz. Bu durum son öykü Yüzücü’de en çok.

Amerikan ailesi de , ailenin çözülmesi de öykülerin temalarından biri. Daha önce okuduğum, bu sayfalarda hakkında konuştuğum Jonathan Franzen’in Düzeltmeler adlı romanın mini bir versiyonuydu Güle Güle Kardeşim adlı öykü. Söz konusu öykü kardeşlerden birinin yarattığı korku nedeniyle  psikolojik-gerilim’in sınırlarında dolaşıyor. Yine bir aile öyküsü olan Sutton Meydanı‘nın Öyküsü de başka bir ölçekte aile mesele ele alınıyor. Vizon kürkler söz konusu olduğu için bu öyküde Veblen’in sözlerini burada da sarf edebiliriz. Dev Radyo ise ailelerarası bir öykü. Karşılaştırmalı doğal olarak. Kapı dinleme ya da dedikodu değil burada olanlara daha ziyade kulak misafiri olma olarak algılanmalı. Burada Tolstoy’un aileler için sarf ettiği söz aklıma geldi. “Tüm mutlu aileler birbirine benzer. Mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine özgüdür.”

Bireyin işiyle kurduğu ilişki ve iş yerlerindeki doğal hiyerarşi de öykülerin içine sokulmuş. Beş Kırk Sekiz adlı müthiş öyküde işinden atılmış kadının müthiş intikamına şahit oluyoruz. Yüzü çamura gömülmüş patronun hali belki de bu kitaptan en çok hatırlayacağım sekanstır. Söz konusu öykünün yarattığı görsel lezzet de çok güzel bir kısa film konusu olabilirmiş düşüncesine neden oluyor.

Hayatın anlamsızlığı ve boşluğu da söz konusu oluyor öykülerde. Merhem‘deki karakterin yaşadığı eksilme duygusu nedeniyle olmadık şeylere sinirlenmesi, adada yaşıyorum hissine kapılması düşündürücüydü. Yine en kısa öykü olan Bityeniği’nin en hızlı geçilen öykü olduğunu söyleyelim. Bilinçli ve kasıtlı olarak bir ailenin üç kuşağının macerası sadece altı sayfaya sığdırılmış boşluk bırakmadan. Merhem‘in karakteri artık yaşamında olmayan sevgiliye lafı söylüyor. Yine Aşkın Geometrisi’nde işin için geometri girdiğinde duyguların çekildiğine şahit oluyoruz. Kendini akışa bırakmayan, hep hesap kitap içinde olan insan mutsuz olmaya mahkumdur deniliyor gibiydi….