Kırbaç İnince

Gölge Konuşuyor:

De Sade ölmedi, yaşıyor demek istiyor Jeremy  Reed. Kalbimizde demiyor ama bir yerlerimizde yaşıyor. Anlayın işte. Biyografik romanlar yazarı Jeremy Reed bu sefer de sadizmin kurucusu yazar, filozof, devrimci Marki De Sade’yi anlatmış. Ne var ki, bir kurmaca eser iddiasıyla başlamış söz konusu roman, bir psikofelsefe kitabı olarak tamamlanıyor.

Hiç roman yazmadım ama, banakirbac-001 sanki biyografik roman yazmak daha zor gibi geliyor. Reed, bu anlamda zor bir işe soyunmuş. Bana göre Sayıklamalar’da mükemmel iş başarmış. İsidore de “fevkalade” güzeldi. Bu iki eseri okuyan biri için Kırbaç İnince beklentilerin altında kalabilir. Ama roman gitmiyor, okunmuyor diyemeyiz hiçbir zaman. Büyük bir zevkle okunabilir. Görece kötü bir roman sayılmasına rağmen.

1770’lerde doğan De Sade ruhu asırlar boyu diri kalmış hiç yok olmamıştır. Dolayısıyle roman, romanın bugünü olan 1992’de geçtiği gibi De Sade’nin eserlerini yarattığı On Sekizinci yüzyılın son çeyreğinde  de geçiyor. Romanın geçtiği bir diğer önemli tarih ise De Sade ruhunun ikinci defa yazıya dökülmek istendiği 1935’dir…

Üç önemli fikre saplanıyorum okuma sürecinde. Birincisi De Sade ile ilgili. Ne yapmaya çalışmış? Gerçekten sapkınmıymış. Hüküm giymiş birçok defa ama biz kendi düşüncemize bakacağız. Diyelim ki, tüm bunlar sapkınlık. Buna değer biçen tüm hepimizi aynı kategoriye sokmak gerekmiyor mu? Velhasılı bu bir yeraltı gerçekçiliği. İkincisi ise bizim kendimize bile itiraf edenediğimiz fantazma yaşantımızın itirafnamesi midir bütün bunlar? Bilinç dışının tezahürü müdür?. Üçüncüsü ise tüm bunlar kurmaca, fantasmagorik (hayal gücünün sınırlarını zorlayan) şeylerdir. Gerçeklikle bir bağı yoktur diyebilir miyiz? Tüm bu sorular okurun romanla kurduğu ilişki sonucunda sorulabilir. İçeride böyle bir tartışma yok çünkü. Var da, çok değil. Daha ziyade ilk madde ile ilgili. Yani sonradan Jean Genet, William S. Burroughs ve J.G. Ballard ile tekrarlanan bir yeraltı gerçekçiliği bu dünya. Söz konusu yazarların yaşamlarına baktığımızda eserleri ile yaşantıları arasında benzerlik yok diyemeyiz bu bakımdan.

Her ne kadar olumsuz eleştiriler yöneltmiş olsak da romanın çok önemli bir artısı yukarıdaki bahislerde degörüldüğü gibi gözden kaçmıyor. O da, edebiyat-kötülük ilişkisi. Edebiyat iyiyi estetize ettiği gibi, haliyle kötüyü de estetize edebilir. Örnek mi: Marki De Sade’ın romanları. Yani edebiyatın kimsenin avukatlığını yapmak zorunda değil. Sadece var olan şeyler ve durumlara karşı estetik tavır sergilemek zorunda. Bu da aslında edebiyatın bir misyonunun olmadığını gösteriyor. Çoğu insan okumalıyız, bunun tersi de söylenebilir. Okumamalıyız. Edebiyat neden kurtulması gereken kötü bir alışkanlık olmasın ki diğer keyif verici şeyler gibi…