Yarınki Yüzün Cilt 3: Zehir, Gölge, Veda

Gölge Konuşuyor;

Ben başka türlü eğlenirim; dans etmesini bilmem, müzikle aram eh işte, motosikletle hız yapmak ya da yelkenli sörf yapmak gibi alışkanlıklarım hiç yok, bunlar yap(a)madığım şeylerden sadece bazıları… Ama ben de yarınki yüzün 3eğlenmesini bilirim, beni eğlendiren şeylerin başında kitaplar vardır; haz ilkesi ilk nedendir kitap okumak için, o olmazsa kitap okunmaz zaten. Bir de kitap okumak çok kolaydır, başka birinin desteğine ihtiyaç yoktur; okumanız varsa sayfaları çevirmek suretiyle bu işi yapabilirsiniz. Ben, galiba bu kolaycılığa sığınıyorum….

Oku(ya)madığım kitaplar için hayıflanmama da gerek yok aslında, okuma alışkanlığınız varsa bu mesele değil. Önemli olan okuduktan sonra o kitabın, o okumanın bilinçte, hatta bilinçaltında kendine bir köşe edinmesi ve okurken, okuduğunu  yaşamla ilişkilendirmek veya  yaşarken de bu okunanları çağrışım yolu ile bilinçten veya bilinçaltından geri çağırmak, işte o zaman bu işin lezzetin  başka olur, bir eser veremezseniz bile bu sayede yüklediklerinizi tedavüle sokabilirsiniz….

Yarınki Yüzün’ün bu son cildi, “Zehir” adlı bölümle başlıyor “Veda” ile bitiyor, arada da benim favorim “gölge”  var. Eser vermek ya da iz bırakmak Jaime Deza ve arkadaşlarının meselesi olarak görebiliriz. Yarınlara yön veren  özneler olmak istemek yücelerin yücesidir herhalde… Bu ciltte Tupra ile Deza birbirine eklenmiş şiddet görüntülerini izlerken, dehşete kapılma yerine, kadavra üzerinde çalışan tıp öğrencilerinin soğukkanlılığıyla, başka şeylerden bahsedebiliyorlar, bu bölümler aynı zamanda içimize akıtılan ve belki de atalarımızın içine akıtılan ve bize genlerle sirayet eden zehirle yüzleşmek gibi… Peter Wheeler ve onun mesai arkadaşı İan Fleming sayesinde Franco ve Hitler döneminde anti-faşist mücadelenin, faşizmi, bu becerikli casuslar sayesinde nasıl içten zayıflatıldığını öğreniyoruz bu ciltte… Dick Dearlowe özelinde günümüz ikonlarının daha da kibirli hale nasıl geldiğini söyleyebiliriz başlangıçtaki Jayne Mansfield özelinde düşünerek. De la Garza’nın ardılı gibi görünen Custardoy ile karşılaşıyoruz yine bu ciltte. Deza’nın henüz boşanmadığı eşini de baştan çıkaran bu karakter aslında çok tanıdık, mesela Madam Bovary’nin Adolphe’sine benzetilebilir, Custardoy’a Adolphe’nin pişkin hali diyebiliriz… Jaime’nin aile sadakati yani yaşlı babasına vefa borcu ile karşılaşıyoruz bu ciltte, Jaime verdiği sözü tutuyor; ailesine yarınki yüzünü gösteriyor…

Tanıtım Bülteni;

Javier Marías’ın başyapıtı Yarınki Yüzün‘ün son cildi “Zehir, Gölge, Veda” ilk iki ciltte bir kısmına tanık olduğumuz hikâyeyi, İspanyol çevirmen Jaime Desa’nın Londra’da gönüllü sürgün olarak yaşadığı çalkantılı dönemin hikâyesini nihayete erdiriyor. Daha önce şöyle bir değinilerek gizem perdesiyle sarmalanan olaylar aydınlanıyor, sisler dağılıyor, yapboz tamamlanıyor.

İngiliz Gizli Servisi’nde insanları gözlemleme ve yorumlama, onların “yarınki yüzlerini” tahmin etme görevini sürdüren Desa, patronunun izlettiği dehşet verici videoları seyrederken içine akan zehirle şiddetin insanı nasıl değiştirdiği, hangi koşullarda normalleştirildiği, bunun nelere mal olduğu gibi sorulara kafa yoruyor. Bir süreliğine ziyaret ettiği memleketi İspanya’da bu mesele onun için daha da yakıcı bir hal alıyor çünkü şimdi şiddete başvurup başvurmama konusunda bir seçimle karşı karşıya kalan kişi bizzat kendisi. Eski hayatının ve benliğinin gölgesi onu her zamankinden daha yakından takip ederken, Madrid sokaklarında tekinsiz bir gölge gibi dolaşıyor Desa. Ve ardından vedalar geliyor – bazıları ölümün beklenen ama yine de ani baskınıyla, bazıları da bilinçli tercihlerle yaşanan, yaşanmak zorunda olan vedalar…

Tıpkı ilk iki cilt gibi “Zehir, Gölge, Veda” da ustalıkla birbirine bağlanmış iç içe hikâyelerden oluşan, muazzam diliyle tam bir edebiyat ziyafeti çeken, düşünsel yönüyle zihne bol malzeme sunan, okura yoğun ve sıradışı bir tecrübe yaşatan bir eser.

Kitabın Sayfalarından;

İnsanlar neye isterlerse ona inanırlar, bu yüzden her şeye inanılan bir zaman olması son derece mantıklı ve kolaydır. Hiç tartışılmadan inanılır, aşikar biçimde sahte olana, gördüğümüz şeyin tam zıddına bile, buna dahi zamanda inanılır, her olaya kendi inanılma zamanında ve zamanın akışı boyunca bütün olaylara inanılır. Başını çevirip başka bir yöne bakmaya, burnunun dibindeki inkar edip çığlık çığlığa haykırılanı işitmemeye, feryatların değil, muazzam ve sakin bir sessizliğin sürdüğünü iddia etmeye hazırdır; durumlarda, olaylarda ne kadar değişiklik yapmak gerekiyorsa yapmaya –sakat bacağını, çolak kolunu hissetmeye, kafası kesilmiş olansa da henüz iradesini de, bilincini kaybetmememişçesine iki adım atmaya- ama bilhassa düşüncede, duygularında, hafızasında, bazen öngörü zannedilen gelecek tahmininde değişiklik yapmaya hazırdır herkes… (sf. 102)