Soğuk Deri

Gölge Konuşuyor:

Kabul edelim ki biraz tuhaf bir türüz. Şu yaptıklarımıza baksanıza dünden bugüne. Şimdilerde uzayı kolonileştirmenin yollarını arıyoruz. Tamam merak duygumuz var, keşfetme isteğimiz var ama sadece bunlar değil. En çok korkularımız var. Bundan dolayı yaptıklarımız o kadar da yadırganacak şeyler değil. Güvenlik hissimiz tüm iyi değerleri bastıracak türden. Açgözlülüğümüzün temelinde de bu var. Kazanmak. biriktirmek sözünü ettiğimiz bu negatif duygulardan dolayı iyice kontrolden çıkmamızın ürünü. Eskiden ufkun ötesini daha çok merak ediyormuşuz şimdi atmosferin dışını…

Fark etmez. Bu roman bize her ikisinin de aynı zihniyet olduğunu söylüyor. Soğuk Deri sömürgeciliğin alegorisi olarak okunabileceği gibi, insan denen türün benmerkezciliğini de işliyor. Bu bakımdan soğuk ve “ıssız” adaya düşen kahramanımızın macerası sadece empati kurmak değil, sıkışınca neler yapabileceğini de göstermek. Sanki bu tür romanların amacı insanın güdük kalmış ya da sistem ve yapıların etkisiyle erozyona uğramış kimi yönlerini yeniden ortaya çıkarıp insanın fabrika ayarlarına dönmesini sağlamak gibi görünebilir ama kazın ayağı öyle değil. Bu zihniyet bu haliyle kolonileştirmeyi meşru gösteriyor olabilir ama bu çıplak varlığın bu yönüyle uzlaşmasını da sağlar. Kolonileştirme kötü ama mecbur…

İnsan söz konusu olunca bu yıkıcı faaliyetlerin çağımıza özgü olarak çığırından çıkması asıl sorun. Kapitalist düzen söz konusu iken sisteme “beyazlık,” erkeklik,” “Türklük” gibi sözleşmelerle bağlı iken “öteki” üzerinden edebiyatı yapmak, tüm meseleyi ben-öteki diyalektiği üzerinden tartışmak indirgemeciliktir. Bu bakımdan Soğuk Deri’yi salt psikolojik bir roman kategorisine sokmak şüphesiz eksik bir değerlendirmedir. Bunun için neden ta Antarktika’nın kara sularındaki Ada’ya gidelim ki.

Laf açılmışken roman üzerinden bu ötekini küçümseyen ama roman ilerledikçe bu bakışı sorgulayan, sonuna doğru da ne yapalım ki bu düzen böyle gelmiş böyle gidecek; Tanatos eğitilmedi mi kan gövdeyi götürecek şeklinde sorgulayan ruhsal yapımızı da biraz konuşalım. Evet, yaratma ve biçimlendirme arzumuz dünyayı değiştirirken karşılığında neler verdiğimizi de düşünelim biraz. O zaman romandaki o yaratıklar her halükarda bizden daha düşünceli ve daha anlayışlıydılar. Bizim o arızalı bakış açımızı bildikleri için uygulayacakları şiddetin de yıkmaya değil savunmaya yönelik olduğunu anlamamız lazım. Ne var ki, arızalı bakış açımız içimizde çok daha derinlerde  kök salmış, kurtulmak istediğimiz halde kurtulmayabiliriz bu durumdan…