Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan

Gölge Konuşuyor:

Agota Kristof’un çok beğenilen ünlü ikizler üçlemesini böylece okumuş oldum gecikmeli olsa bile. Önceden okuduğum 2666, Newyork Üçlemesi, Üçleme-Beckett gibi birbirinin içine geçen, birbirine değen ve aynı öykünün farklı anlatımı şeklinde verilen ve aynı kitapta toplanan dizi romanlarla teknik benzerlik taşıyordu üçleme. Özgün bir anlatım olmasına rağmen ismini zikrettiğim dizilerin bir tık altında koyarım bu üçlemeyi. Tabi bu benim düşüncem. Belki bu kitabı çok beğenen arkadaşlar haklıdır. Muhtemelen de öyledir. Çünkü kimi zaman ne kadar kötü okur olduğumu bilirim. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım metinle ilişki kurmam mümkün olmuyor. Ancak bu roman için aynı şeyleri söyleyemem Üçüncü Yalan dışında sıkılmadım ve motivasyonum düşmedi. Bir de üç farklı roman ve üç farklı teknik olduğu için her roman için ayrı bir değerlendirme yapma gereği var.

Büyük Defter gerçekten etkileyici bir şekilde başladı. İkizlerin sırtlarında yük, koltukaltlarında babalarının iri sözlüğüyle anneleriyle birlikte olan o uzun yürüyüşleri özellikle. “Biz” zamiriyle anlatımı da orjinaldi. Sanki iki kişi birlikte anlatıyordu hikayeyi. Böyle bir teknikle daha önce karşılaşmadım. Ayrıca da bu romandaki her şeyin; kişilerin, yerlerin adsız olması, zamanın belirsiz olması başka bir orjinallikti. Yine ikizlerin ve anneannenin tuhaf kişilikleri de romanı ilginç hale getiriyordu. Ama bu tuhaflıkların ve ilginçliklerin ölçülü olması gerekir. Çünkü bu durumda sanki bütünlük bozuluyor, araya parça atılıyormuş gibi oluyordu. Hadi ikizlerin Tavşandudak’ın annesinin son isteğini yerine getirmelerini normal karşılayalım, ne var ki, ikizlerin babalarıyla o tek tarantinovari münasebetleri bana oldukça uçuk geldi. Eğreti duran bir parça olarak zihnime yerleşti burası.

Yine Kanıt da zekice diyebileceğim ilişkiler ağı etkileyiciydi gerçekten. Burada çuvaldızı kendime batırabilirim. Çünkü seçim nedeniyle iki gün ara verdiğim okumayı baştan alabilirdim. Victor kimdi, Clara kimdi, Peter kimdi yahu? Neyse ilerledikçe bazı şeyleri tekrar hatırlamaya başladım…. Babayla olan münasebetten sonra ikizler de ayrı düşmüşlerdi. Kanıt’ı giden değil kalan ikiz anlatıyordu. Ben de şimdi onlardan gerçek adlarıyla değil Giden ve Kalan olarak bahsedeceğim. Bu romanda da kafama en çok oturmayan şey nasıl olur da o kayıtsız gibi görünen çocuk duyarlı birine dönüştü meselesiydi. Ama hata bulma sevdasında değilim. Bunu şöyle yorumladım. İkizlerin tüm sevgilerini birbirlerine yöneltmişlerdi, başkasına gösterecek sevgileri kalmamıştı… Bir başka mesele de hikayenin Kalan’ın hikayesinden çok Peter,’in, Clara’nın, Victor’un hikayesi olmasıydı, bir de yazma ediminin hikayenin bir parçası olmasıydı.

Yazma edimi Üçüncü Yalan’ın merkezindeydi. Yazma Kanıt’ta Kalan’ın yaşam amacı olduğu kadar Üçüncü Yalan’da Giden’in amacıydı. Dünyaya bakışlarını da yazma istekleri belirliyolardı. Çalışma ve işi sadece kalem, defter ihitiyaçları için istiyorlardı. Felsefelerini yadırgamadığım gibi onları yüreklendirmek istedim… Üçüncü Yalan’da ne yalan söyleyeyim motivasyonum düştü biraz sıkıldım. Bir kere hem kendisini hem de önceki iki hikayeyi yalanlayan tekniği büyüyü bozuyordu. Küçük bir hile vardı bu romanda. Ama Kanıt’ı okuduğumuz için haberdardık. Hikayeyi bize Giden naklediyor gibi görünse de, hikaye Kalan’ın kurmacası. Kardeşini baş karakter yaptığı kurmaca. Ama bu hikaye başka türlü de anlatılabilir tarzı bazen kabak tadı verebiliyor…