Dublinesk

Gölge Konuşuyor:

Edebiyat, onu bir zevk ve ilgi alanı olarak seçenler için daha ziyade bir kaybolma alanıdır. Ne var ki, biz bu zevke ermiş insanlar bazen yoldan çıkar zevki bir iş haline getiririz. Okur kimi metinlerle zorunlu bir ilişki yaşıyormuş gibi beklentilerin çok ötesinde bir enerji  harcar. Yazar ve çevirmen için de bir çok defa bu işin ne derece çileli olduğuna dair serzenişler kulağıma çalar. Bir de editör vardır. Emeklerinin çoğu defa göz ardı edildiği edebiyat emekçisi. Yazar ve okur arasında bir aracı gibi görünen editör bu işin esas karar vericisidir. Ama biz okurlar editöre pek bilmeyiz. Dolayısıyla düşünmeyiz bile bu işte editörün payını.

İşte Dublinesk adlı roman bu meslek grubunun düşüşünü işliyor. Bilmiyorum hayatı boyunca mesleğinin zirvesinde kalmış kaç editör vardır. Çoğunun kaderinin kahramanımız Riba gibidir diye düşünemiyorum. Parlak bir geçmişi olmasına rağmen Riba, altmışına merdiven dayadığı hayatının sonbaharında sicili artık fazlasıyla bozuktur. İşleri batırmış, ucuz projelerle de durumu kurtarmaya çalışmış ama bir yere kadar.

Editörde bir okurdur en nihayetinde ve kariyerini de bu özelliğine borçludur. Bu bakımdan da sığınacak bir limanı vardır hep: Edebiyat. Benim Saint Petersburg’a duyduğum arzuya benzerini Riba da Dublin’e duymaktadır. Arzulanan şehirdir Dublin. Ama Dublin’den önce Madrid, Paris ve Newyork gibi durakları vardır. Dolayısıyla söz konusu yerlerin edebiyat geçmişi ve aslında bu şehirlere özel kimlikler kazandıran edebiyat sahasının bazı özel şahsiyetleri söz konusu olurlar. Bulundukları kente sinmiş gibidir bu adamların özel kokuları. Örneğin Newyork’ta Paul Auster ile karşılaşırken Auster, Hart Crane, T.S. Elliot ile anakronik bir hikayede rol arakadaşı olurlar.

Küçümseme ve ironi ile yaklaştığımız Riba’nın son hali acınasıdır. Bir sevgilisi olmasına rağmen oldukça yaşlı anne babasıyla kalmaktadır. Çocuğu yoktur ve anne babasının da tek çocuğudur. Son anlarında onu Bloomsday heyecanı sarmıştır. Edebiyatın bu görkemli karnavalını canlı görmek isteğini yerine getirmek için bir ay öncesinden planlara başlar. Zaten üç bölümlük roman Mayıs, Haziran ve Temmuz başlıklarını alır. Bloomsday ise 16 Haziran’dadır.

Hikikimori Japonlardan miras kalan teknolojik bir rahatsızlık olarak bilinir. Anlamı internet ve sosyal medyanın pençesinde tüm zamanını neredeyse ekran başında geçiren kişileri işaret eder. İşte bir hikikimori olan durumunu meşru kılmak için Gutenberg çağının sözüm ona cenazesini kaldırıp dijital çağı ilan etmek için sözünü ettiğimiz yolculuğa çıktığını iddia eder. Bir hikikimorinin samimiyeti inandırıcı olmayacağı çıplak bir gerçek…

Dublinesk Vila-Matas’ın en iyi kitabı değil belki de. Ama Vila-Matasçıları tatmin edecek bir roman… Sen bizim her şeyimizsin ulu Vila-Matas!