İntihar Dükkanı

Gölge Konuşuyor:

Oldukça başarılı bir roman ama sevmedim o kadar.

Evet gerçekten romanın kötü olduğuna dair pek bir şey yok. Bütünlüğü ve iç tutarlılığında problem yok. Karakterler, manidar isimleri sayesinde ve gönderme olarak algılanacak hal ve hareketleri nedeniyle esere orjinallik katıyorlar. Kitaba adını veren dükkanın sahibi beş karakterin adını söyleyelim önce: Baba Mishima, anne Lucrece, çocuklar Marylin, Vincent ve Alan. Hepsi intihar etmiş bazı özgün şahsiyetlerin adları.  Mishima bildiğimiz Japon romancı. Goodreads’te de şu aralar popüler, benim de okuma programımda. Mishima karakteri yarattığı orjinal maskeler sayesinde ölüm olmadan ölme fikrinin mucidi. Onun şu tiradı benim zihnimde yer etti: “Bu maskenin aynasında kendinizi seyretmeyi öğrenin matmazel. Biraz daha seyredin kendinizi ve evinize götürün. Banyoya ya da başucu sehpanıza koyarsınız.” Lucrece ya da Lucretia için Google’dan yardım aldım. Tarihi, mitolojik bir kişilikmiş. Tecavüze uğramış ve tecavüzcüsünü öldürdüğü için Roma monarşisini sonlandırmış önemli tarihsel kişilik. Lucrece karakteri ise yöneten kişi konumunda romanda. Biz neden intihar etmiyoruz diyen evlatlarına, çünkü biz ölürsek bu dükkanı idare edecek kimse kalmaz, yanıtını veren Lucrece. Marilyn, bildiğimiz Marilyn Monroe. Cinselliği ile öne çıkan sinema yıldızı.. Aile onun cinsel çekiciliğinden faydalanıyor. Bir zehir nedeniyle kendini güçlü kılıyor ama tek bir öpücükle karşıdakini öldürüyor. Ölüm öpücüğü. Vincent, Vincent Vangogh. Ailenin sadık, iyi evladı. baş ağrıları var ama, sorun değil, uyumlu. Gelelim ailenin kötü çocuğu Alan’a. Alan Turing’in adaşı. Bilgisayarın mucidi sayılan ve İkinci Dünya Savaşı’ndaki Nazileri enigma şifrelerini çözen, kıymeti bilinmeyen şahsiyet Turing. Alan karakterinin güleryüzlü, neşeli olması, şakalaşması ve gülmesi aile için büyük sorun. En kötüsü içinde yaşama sevinci olması ve hayal kurması. Oysaki Lucrece ona en iyisi insanın çok az şeyle idare etmesi…

Bu ölüm güzellemesi üzerinden bir yaşam-ölüm felsefesi yapmak zor. Tüm eserleri, üzerimde herhangi bir elbise olmadan, çıplak okumak tercihimdir. Ama bazen başka başka elbiseler giyerek bu anlayışımdan vazgeçebilirim. Önce işlevselci elbisemi giydim. Evet gerçekten intihar vakalarına lojistik destek sağlayan ailenin hayırlı bir iş yaptığını düşünebiliriz ama hikayenin intiharı özendireceği öngörüsüyle, toplumsal faydadan çok zarar verebilir düşüncesiyle bu elbiseyi çıkardım. Sonra marksist elbisemi giydim. Hoşuma gitmeyen sanki bu dünyada hiç bir sınıf farkı yokmuş gibi davranılması. Aile bir işyeri sahibi ama kapitalist değil, kimseyi sömürmüyorlar, malzemeyi tedarik ettiği mümessil ile bir gerilim yaşamıyorlar üstelik. Cinsiyetçilik de yapılmıyor, aile fertleri arasında eşitlik söz konusu. Dinlerin devri geçtiğine dair füturist bir felsefesi var. Tüm bunları tatminkar bulmadım ve postmodern elbisemi giydim. İntihar gibi meseleye değinmesi Durkheim’cı bir büyük anlatıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz ama postmodernizme yakışan, epizot, anekdot, kolaj gibi metinlerarasılık çağrıştıran parçalılık mevcuttu. Ama bu sınırlı bir mevcudiyetti. Ve özüme döndüm. İzlenimciliğimle baş başa kaldım…

İntiharı estetize ettiği için sevilmiyebilir bu kitap. Meselesizlikle de suçlanabilir ama ailenin yüklendiği misyon ve adanmışlıkları nedeniyle bu meselesizlik düşüncesine şüpheyle bakılabilir. Tabi peşin yargılı olmamak zaman. Kitabı sonlandırdıktan sonraki tefekkür zamanında daha sağlıklı değerlendirme yapılabilir. Romanın asıl ağırlığının sonunda olduğu söyleyip sözlerime noktayı koyuyorum….